Aşkı Harcamanın Travmatik Yolları

TNK, “Aşkı Harcamanın 80 Yolu” şarkısında yalnızca ilk dördü sayıyor olabilir. Ama hepimiz biliyoruz ki listenin devamı çok daha kalabalık. Travmatik sevenler, “ya benimsin ya kara toprağın”cılar, “ayrılalım ama severek” diyen romantik manipülatörler… Eminim o listede hepimizin tanıdığı birkaç tip var.

Bugün o listenin görünmeyen, adı konmamış ama ruhumuzda izi kalmış maddeleriyle yüzleşelim istiyorum. Çünkü hepimizin içinde bir yerlerde bir yara var ve belki de biz o yaranın adını “aşk” koyduk.

Adı Aşk Sanılan Zehirli Bağlar

Hiç hastalıklı bir aşk yaşadın mı?
Daha da net sorayım: Hiç seni tükettiği halde bırakamadığın birine âşık oldun mu?

Belki seni incitmesine rağmen “değişir” diye bekledin. Belki de sadece o seni sevsin diye, kendini ona adadın. Ben yaşadım. Hem de birden fazla kez… Ama merak etme, yalnız değilsin. Çünkü bu yalnızca duygusal değil; psikolojik bir durum: Travmatik bağlanma.

Fransızca kökenli “travma”, dışarıdan gelen darbeyle oluşan yara demek. Travmatik bağlanma da tam olarak böyle: Dışarıdan gelen ama içeriyi, ruhumuzu, özgüvenimizi, benliğimizi parçalayan bir darbe.

Stockholm Sendromu Gibi Ama Daha Sessiz

Bence bu durumu en çok Stockholm sendromuna benzetebiliriz. Bizi acıtan kişiye, bizi güçlü hissettiren kişiye bağımlı hale geliyoruz. Üstelik bu güç dengesizliği fiziksel ya da ekonomik olmak zorunda değil. Zihinsel, duygusal, hatta sadece bakışlardaki üstünlük bile yeterli oluyor bazen.

Bir taraf baskınlaştıkça diğer taraf küçülüyor, içine çekiliyor, kendini daha da yalnız, daha da muhtaç hissediyor.

Ama en tehlikelisi ne biliyor musun? Bu baskı sürekli değil. Aralıklı geliyor. Bir gün seni yerle bir ediyor, ertesi gün sarılıyor, “ama seni çok seviyorum” diyor. İşte bu döngü en zehirlisi. Çünkü beyin, acıdan kaçıp güzel anılara tutunmak ister. “Ama bana iyi davrandığı zamanlar da var,” diyerek bir sonraki iltifatı bekleyerek kalıyoruz ilişkide. Tıpkı eşeğin önüne havuç bağlamak gibi.

Çocukluktan Gelen Kayıtlar

Psikolojide bu bağlanma şekli genellikle 0–6 yaş arasında oluşan güven sorunlarıyla ilişkilendiriliyor. O yaşlarda ebeveynleriyle sağlıklı ve güvenli bağ kuramayan bireyler, ilerleyen yıllarda bu boşluğu romantik ilişkilerle kapatmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki bazen bu, bir sevgi değil bir bağımlılık oluyor.

Bağımlı taraf, kendi kaygılarını ve değersizlik duygularını bastırmak için karşısındakini yüceltmeye başlıyor. Onu “kurtarıcı” gibi görmeye çalışıyor. Diğer taraf içinse bu ilişki bir ego tatminine dönüşüyor. Kulağa acı geliyor ama gerçek şu ki: Bu bir sevgi ilişkisi değil, bir köle-sahip ilişkisi.

Sevgi Acıtmaz

Sevgi, içinde gözyaşı olsa bile seni küçültmez. Sevgi seni yaralamaz, aksine yaralarını sarar. Eğer içinde bulunduğun ilişkide kendini hep eksik, hep suçlu, hep diken üstünde hissediyorsan… Belki de bu bir ilişki değil, bir kaçış.

Ve kaçışın da bir bedeli var: Sen.

Eğer böyle bir ilişkideysen, sana verebileceğim en içten tavsiye: Bu bağı hem zihninden hem kalbinden kopar. Kolay olmayacak, biliyorum. Çünkü bu bağımlılık bir çeşit duygusal uyuşturucu gibi. Onsuz nefes alamayacağını düşünebilirsin. Ama o nefes sana ait değil zaten. Onu kendine geri almanın zamanı geldi.

Sararmış Yaprakları Bırakmadan Çiçek Açamazsın

Evet, ağlayacaksın. Bazen yokluğunu hissedeceksin. Ama zamanla o acının, seni hasta eden sahte “haz” duygusu olduğunu fark edeceksin. O döngü var ya “hep böyle insanlar çıkıyor karşıma” dediğin… İşte o kırılmaya başlayacak.

Çünkü sen içindeki boşlukları bir başkasıyla değil, kendinle doldurmaya başladığında… Gerçekten sevilebilecek ve sağlıklı bir ilişki kurabilecek hale geliyorsun.

Ve unutma: Sararmış hasta yaprakları kesmeden, yeni çiçekler açmaz.

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları