Tam Aydınlanıcam Bir Gülme Geliyo

Selçuk Erdem’in çok sevdiğim bir karikatürü var. Aydınlanma yoluna girmiş bir deli ve keşiş var bu karede. İçlerinden biri ciddi bir ruhani ciddiyetle yol alırken, diğeri bir anda kahkahaya boğuluyor. Ne zaman o karikatürü hatırlasam kendimi o gülen deliye benzetiyorum. Çünkü fark ettim ki gerçek aydınlanma bazen kahkahalara karışıyor. Evrenin sırlarını anlamaya başladıkça, saçmalığı da güzelliği de aynı anda görmeye başlıyorsun. Ve bu farkındalık öyle ağır değil aslında. Gülünesi bir hafiflik gibi…

Selçuk Erdem - Aydınlanma Karikatürü

Kolektif Uyanış ve “Ritüel Çağı”

Evrende her an bir şeyler değişiyor. Güneşin ışığı bir ağacın yaprağında kırılmadan evvel bile dönüşüm başlıyor. Ve bu dönüşüm, haliyle bizi de etkiliyor. Ne diyor atalarımız: “Ne varsa alemde, o vardır Adem’de.” Yani içimizdeki evrenle dışarısı arasında perde yok. Aradıkça açılıyor, gördükçe büyüyor.

Eskiden kaç kişi tarot kartları karıştırırdı, ya da gökyüzündeki kavuşumlara bu kadar dikkat ederdi? Şimdi neredeyse herkes bir noktadan bu spiritüel uyanışın ucundan tutmuş durumda. Herkes “ritüel” kelimesini en az bir kez duydu. “Aslan kapısı açıldı!”, “22.02 enerjisi geliyor!” gibi tarihleri artık sadece astrologlar değil, ofisteki Ayşe de takip ediyor.

Peki bu kolektif arayış nereden çıktı?

Bunun tek bir nedeni olduğunu sanmıyorum. Belki 21 Aralık 2020’de Jüpiter ve Satürn’ün Kova burcunda birleşerek başlattığı 200 yıllık döngünün etkisi… Belki pandeminin getirdiği içe dönüş, belki de modern yaşamın sıkışmışlık hissi. Maddiyata değil maneviyata, statüye değil dostluğa, kalabalığa değil kendi iç sesine yönelmeye başladık. Bir iç ses yükseliyor artık hepimizde: “Daha fazlası olmalı.”

Ve bu “fazla”, dışarıda değil içeride aranıyor.

Değişim Başlarken…

Bu arayışa giren herkesin ortak bir özelliği var: kontrolü devralmak. Artık başkalarının çizdiği bir hayatın pasif yolcusu olmak istemiyoruz. Kendi değerlerimize göre yaşamak, kendimizi tanımak, kendimizi yaşamak istiyoruz. Adeta ruhumuzun “tasarımcısı” olmaya karar veriyoruz.

Ama bu öyle bir anda olmuyor. Büyük bir gong sesiyle uyanmıyoruz. Değişim sinsice, sessizce geliyor. Bir bakmışsın, artık aynı şeylere öfkelenmiyorsun. Bazı insanlardan uzaklaşmışsın. Hayatında sadeleşme başlamış. Sonra bir yerde durup “Ben ne zaman değiştim?” diyorsun.

Peki Yeni Bir Bilince Geçtiğini Nereden Anlarsın?

  • Daha fazla evde, kendi içinde vakit geçirmeye başlarsın. Kalabalıklar cazibesini yitirir.
  • Hayatı tüketmektense üretmeye, yaratmaya yönelirsin. Bir şeyleri satın almak yerine kendin yapmayı denersin.
  • Öğrendiklerini paylaşmak, başkalarına ilham vermek istersin. (Sence neden blog yazıyorum? 😅)
  • Duyguların incelir, empatin artar. Davranışlarının etkisini daha çok düşünürsün.
  • Rekabetten uzaklaşırsın. “Herkesin ışığı parlayabilir” fikrine inanırsın.
  • Sahip olduğun eşyaları azaltmak, hayatını sadeleştirmek istersin. Ruhun nefes almak ister çünkü.
  • Doğaya, hayvanlara, canlılığa daha çok bağ hissedersin. Ayrılık değil, bir olma hissi baskınlaşır.
  • Sessizlik seni korkutmaz. Yalnızlık değil, içsel birlik duygusu gelişir.
  • Geçmişine şefkatle bakarsın. Kurban rolünü değil, kendi gücünü seçmeye başlarsın.
  • Ve en önemlisi: Şu anın gerçekliğini kavrarsın. Ne geçmişin yükü, ne geleceğin kaygısı. Sadece şimdi.

Bu Süreçte Kendine Nasıl Alan Açarsın?

  • Biraz yavaşla. Yavaşladıkça hayat seni yakalıyor.
  • Kendinle bağlantıya geç. Meditasyon, nefes, yazmak, dua… Hangisi içinden geliyorsa.
  • Hareket et. Dans et, gül, koş, titre… Enerjini sıkıştığın yerden çıkar.
  • Doğaya çık. Ağaca dokun, toprağa bas, gökyüzünü izle. Doğa, öğretmendir.
  • Şükret. Her gün, en küçük şey için bile. Kalbin açılır.
  • Bağ kur. İnsanlarla, hayvanlarla, topluluklarla… Çünkü ruh yalnız kalmak istemez, bir olmak ister.

Yazının sonunda seni saracak bir söz bırakmak istiyorum. Synthia Occelli şöyle diyor:

“Bir tohumun gelişip büyümesi için, hiç bir şekilde el değmeden toprağa düşmesi gerekir.
Kendi kabuğunu kendisi kıracak, içindeki hayat dışarı çıkacak ve her şey değişecek.
Bu durum, gelişmeyi anlamayan biri için yıkım olarak görülecektir.”

Evet, kabuk kırılıyor. Evet, bazen yıkım gibi geliyor.
Ama içinden çıkan o yeni sen, o ışıkla gülümseyen deli…
İşte gerçek uyanış, tam da o anda başlıyor.

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları