Mutluluk Gelince Kapıyı Çalmıyor, Story’e Bakıyor Belli Ki

Bir zamanlar mutluluğun eve geldiği, ayakkabılarını kapının girişine bıraktığı, mutfağa girip kendine bir kahve yaptığı günler vardı. Fonda ”Hayat Sevince Güzel” çalardı. Mutluluk, kahve fincanını alır ve koltuğun ucuna ilişir, “Ay valla bugün hava ne güzel” diye başlardı söze.

O günler… Biraz naftalin kokuyor artık. Şimdi mutluluk varsa, story’den geçerken “hmm iyiymiş bu kız” deyip sessizce kayıyor. Şanslıysak kalp atıyor. Denk gelirse de emoji gönderiyor. GIF? Artık o bile lüks oluyor çoğu zaman… Sanki veri tasarrufunda tutuluyor.
Ve biz bu hâli, bayağı içselleştirdik. Sanki mutluluğun yeni versiyonu buymuş gibi.
Görülmek, yaşanmış sayılmak için yeterliymiş gibi.

“Canlarım, enerjim çok yüksek!”

Öyle bir çağdayız ki; kendini iyi hissettiğin anı kaydetmeden, filtrelemeden, üzerine hafif bir ‘Mabel Matiz’in akustik versiyonunu koymadan yaşamış saymıyoruz. Gülmek mi? Paylaşılmadıysa boşa gülünmüş gibi. O yüzden bazen içten gelen bir kahkahayı bile iki kere atıyoruz: Biri gerçekten, biri kayıt için…

Ve mutluluk bunu görünce ne yapıyor? Story’e bakıp içinden söyleniyor: “Benlik bir durum kalmamış burada.” Ardından bir sonraki story’e geçiyor.

Peki soruyorum şimdi sana: İnsan kendini ne zaman gerçekten iyi hissediyor artık?

  • Işık iyi olunca mı?
  • Telefonun ön kamerası 0.5 modundayken mi?
  • Yoksa herkes çevrimdışıyken göz alıcı bir çevrimiçi halin olduğunda mı?
  • Ya da sadece iyiymiş gibi yaparken mi?

Kahvaltı mı? Önce ‘good vibes only’ story’si

Bazılarımız story atmadan kahvaltıya başlamıyor. Avokadoyu tabağa değil de sanki kişisel sayfasına koyuyor. “Günaydın” yazıyor ama gözler hâlâ uykulu, fotoğraf bolca efektli… Ama olsun. Samimiyet estetik fontla yazılınca daha güvenilir geliyor.

Her şey bir sahne.
Her an bir hikâye.
Her duygu, algoritma onaylıysa anlamlı.

Peki story atmadan mutlu olabilir miyiz?

Bir sabah uyandın ve iyi hissediyorsun. Işık şahane, ama telefon başka odada. Ne yaparsın?

A. Koşup ışığı yeniden kurar story’e çekersin
B. O ânı bozmamak için kıpırdamazsın

Bu sorunun cevabına kabul etmek istemesek de A deriz. Ama içimiz B gibi kalsın ister. İşte çatışma burada başlar.

Mutluluk ormanda düşen yaprak gibi… Görülmese de var. Kaydedilmese de hissedilir. Ama biz “filtreye eklenmediyse, yaşanmamış sayılır” gibi kodlanmışız.

Etkileşim: Yeni Nesil Duygu Onayı

O anı yaşamak yerine, düşüncesiyle yaşıyoruz. Mutluluğu dışarıdan gelen kalp sayısıyla ölçüyoruz. İçten taşması gereken şeyi dışarıdan gelen takdirle kıymetli hale getirmeye çalışıyoruz. Yani… Biri görmeden kıymeti olmaz mı artık o anın? Yoksa biz mi kendimizi buna ikna ettik?

Online = Özdeğer mi? Hayır! Ama öyleymiş gibi davranıyoruz. Story attıkça tamamlanacağımıza, mentionlandıkça sevilmiş sayılacağımıza inanıyoruz.

Ama unutuyoruz: Görülmek yetmez. Anlaşılmak gerekir.

Ve story yalnızca 15 saniye. Kalp bazen 2 dakika susup güzel bir gülüş bekler. İnsan kalbini 15 saniyeye sığdıramaz.

Mutluluk bazen sadece sen duyarsın diye sessizdir

O sabah aynaya baktığında gülümsediğin o ân, Kahve içerken aklından hiçbir düşünce geçmeyen o dakikalar… Ya da yolda yürürken esen rüzgarla yüzünün yumuşaması…
Bunlar da birer story’dir aslında. Ama sadece senin bildiğin hikâyenin sessiz sahneleri.

Mutluluk bazen story atmadan da ışıldar. Kayıt dışı yaşanır. Gölgede serinler ve bazen… En çok onlar içini ısıtır. Çünkü kimseye gösterilmediği için, en çok sana aittir. Kayıt dışı olur. Story atmadan da ışıldar. Ve bazen, En çok onlar içini ısıtır. Çünkü kimseye gösterilmediği için, en çok sana aittir.

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları