Kadın Gibi Marka Yaratmak: Sezgiden Stratejiye

Markalarla çalışmayı her zaman bir yaratım süreci gibi gördüm. Strateji kurarken, ton of voice belirlerken, bir markaya kimlik kazandırırken hep içsel bir yerden bağlandım. Sanki her markada biraz sezgi, biraz içgörü, biraz da kalpten bir hikâye var gibiydi. Ve fark ettim ki; marka yaratmak aslında dişil bir eylem.

Düşünsene… İçgörüyle başlıyoruz. Dinliyoruz. Gözlemliyoruz. Sezgilerle yola çıkıyoruz. Karakter yaratıyoruz. Ona bir ses, bir duruş, bir ruh veriyoruz. Sonra onu besliyoruz, büyütüyoruz. Tıpkı bir kadın gibi. Yavaş yavaş büyüyen bir niyet gibi… Her dokunuşun bir anlamı, her detayın bir hissi var. Marka dediğimiz şey, biraz da hissettirdiğiyle var oluyor zaten.

Yaratıcılık başlı başına dişil bir enerji taşıyor. Akışkan, döngüsel, sezgisel… Markayla bağ kuran o ilk cümlede, ilk renkte, ilk çağrışımda bu enerji hissediliyor. İçerik üretirken, hikâye kurgularken ya da bir kampanyaya ruh verirken aslında hep dişil akışın içindeyiz. Zaman zaman planlardan saparak, sezgilerin rehberliğinde başka yollar keşfetmek; tam da dişil bilginin iş başında olduğu anlar.

Eril sistemin keskin hatları içinde çalışsak da, bir markayı gerçekten hissettiren şey o dişil yumuşaklık. Mesela bir strateji sunumu sadece rakamlarla değil, bir duyguyla akılda kalıyor. Başarılı bir marka hikâyesi, teknik terimlerden çok kalbe dokunan detaylarla hatırlanıyor. Çünkü tüketici aslında insan. İnsan da duygudan, bağlılıktan, hafızadan ibaret. Bu yüzden yaratıcı süreçlerde eril planlama kadar, dişil sezgisel bağ kurma becerisi de çok değerli.

Ben işimi yaparken sezgilerimi dinlemeyi seviyorum. Bir fikrin enerjisini ölçmeyi, bir içeriğin ruhunu sezgilerle tamamlamayı… Bu, işimi sadece profesyonel bir sorumluluk olmaktan çıkarıyor. Aynı zamanda keyifli, anlamlı ve yaratıcı bir akışa dönüştürüyor. Çünkü her marka yolculuğu aslında bir anlam arayışı. Ve bu arayışın içinde içgörüyle, duyguyla, bağ kurarak yürümek bambaşka bir deneyim sunuyor.

Bazen bir kampanya fikri öyle bir yerden geliyor ki; onu ne bir analizle, ne bir benchmark ile tarif edebilirim. İçime doğuyor. Sanki marka kendi sesini fısıldıyor. Ben sadece aracı oluyorum. Bu teslimiyet hali, işin en keyifli ve en güçlü anlarından biri.

Marka yaratmak, bana göre sadece planlama değil; aynı zamanda hissetme işi. Ve bu hissetme hali, tam da dişil enerjinin ta kendisi. Şefkatle yaklaşmak, empatiyle düşünmek, sezgiyle yön bulmak… Markayla konuşmak, onun duygularını anlayabilmek… Tüm bu süreçlerde kadın olmanın, sezgisel bir yaratıcı olmanın inanılmaz bir avantaj sağladığını düşünüyorum.

Ben kadın gibi marka yaratmayı seviyorum. Stratejiden önce hissi kurmayı, içgörüyle bağlam kurmayı… Sonra o fikri planlara, içeriklere, kampanyalara dönüştürmeyi… Tüm o sürecin içinde akarak ilerlemeyi… Kararları sadece verilerle değil, hislerle de tartmayı. Çünkü bazen iç ses, en sağlam verilerdir.

Bence pazarlamada dişil yaklaşım; sezgiyle başlar, stratejiyle genişler, estetikle görünür olur. Ne eksik, ne fazla. Doğal bir akışla… Ne baskı altında ne de aşırı kontrolle… Alan açarak, sürece güvenerek, zamana saygı duyarak. Yani hem sezgisel hem stratejik bir dans… Tıpkı bir kadının yaşamla kurduğu gibi.

Yani aslında: Marka yaratmak, bir tür doğum gibi. Ve her doğum gibi, içsel bir bilgelikten doğar. Bilmeden bilen bir yerden… Açıklamadan hisseden bir yerden… Kalpten kalbe geçen bir aktarım gibi. Bu yüzden de her başarılı marka, biraz ruh taşır içinde. Ve o ruh, dişil bir yerden beslenir.

Hoş geldin dişil akış… Hoş geldin yaratım. Hoş geldin yeni pazarlama dili. Daha şefkatli, daha akışkan, daha sezgisel…

Ve en çok da… Daha kadın gibi…

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları