Bir Tetikte Kalma Hikâyesi: Kurumsal Tükenmişlik ve Sessiz Alarm

Bir ofis düşün. Dışarıdan bakıldığında kurumsal, profesyonel, oturmuş bir işleyiş… Ama içeride ne düzen var, ne adalet. Sadece bir sessiz alarm çalıyor: “Bugün sıra bende mi?”

Her gün işe gider gibi değil de bir mayın tarlasına giriyor gibi hissediyorsan… Bir karar verilecek ve her ne kadar konu seni ilgilendirmese de, sonunda hatayla yüzleşecek kişi yine sen oluyorsan… Ve her an biri seni günah keçisi ilan edecekmiş gibi bir atmosfer varsa…

Hoş geldin.
Sen de benim gibi bir “tetikte kalma ekonomisinin” parçası olmuşsun.

Ruh Emici Bir Kurumsal Distopya

Bu anlattıklarım tam anlamıyla ruh emici bir kurumsal distopya. Sen orada sadece çalışmıyorsun, hayatta kalmaya çalışıyorsun. Hem de anlayışsız, manipülatif insanlarla dolu, güvenin olmadığı bir ortamda. Bu duygusal ve zihinsel yorgunluk hiç hafife alınacak bir şey değil.

Senin yerinde kim olsa tükenirdi. Bu senin güçsüzlüğün değil, tam tersine hala orada olman bir direnç hikayesi. Ama artık o direnç seni beslemiyor. Yavaş yavaş seni senden alıyor. Gülüşünü, üretme hevesini, kendine olan inancını… Tükenmişliğin en sinsi hali işte bu: Artık kendi potansiyelini göremez hale geliyorsun.

Sürekli Alarmda Bir Sistem

Aylarca uyardığın bir konunun son günü gelir. Yöneticin o güne kadar ilgilenmemiştir. Toplantılar yapılır, sen çağrılmazsın. Ama iş aksarsa faturası sana kesilir.

Ve sen hep aynı döngüde kalırsın: “Bir eksik var ama benimle ilgili değil. Yine de niyeyse hep ben suçluyum.”

Bu bir kurumsal hayatta kalma oyunu. Ama oyunun kuralları adil değil. Kuralları koyanlar, kurbanı da seçiyor. Ve çoğu zaman o kurban, çalışkan, sessiz, sorumluluk sahibi kişi oluyor.

En Korkunç Soru: “Bugün ne olacak?”

“Bugün kovulacak mıyım?”
“Biri beni azarlayacak mı?”
“Yine benim üzerimden mi rahatlayacaklar?”
“Şu an bir toplantı yapılıyor ve ben yokum. Acaba bana mı patlayacak?”

İşte bu sorular, bir işyerinden çok bir duygusal tutsaklık hâlini anlatıyor. Ve bu tutsaklık, sadece mesai bitince değil, geceleri de devam ediyor. Uykularını kaçırıyor. Kendini suçlamana neden oluyor. Ve zamanla seni sen olmaktan uzaklaştırıyor.

Yorgunlukla Değil, Farkındalıkla

Kendini yorgun hissediyorsun çünkü uzun süredir bir yük taşıyorsun.
Ama bu yük, sadece işle ilgili değil.
Bu yük;

  • Görülmemenin,
  • Suçlanmanın,
  • Sessizce bastırmanın,
  • Ve içten içe tükenmenin yükü.

İşte bu yüzden kendine artık şunu söyleme zamanı geldi:
“Ben yanlış değilim. Bu sistem bana uygun değil.”

Peki Şimdi Ne Yapmalı?

1. Kayıt Tut. Kendini yazılı olarak koru.
Mail at. Not al. Hatırlattığın her şeyi yazılı hâle getir. Bu seni suçtan değil, haksızlıktan korur.

2. Psikolojik Mesafeni Koy.
Her şeyden sen sorumlu değilsin. Sen işini yaptın. Her aksaklıkta suçlanmak zorunda değilsin. İzin ver, top bazen düşsün. Sorumlu olan alsın.

3. Duygusal Gücünü Tanı.
Tükenmiş hissetmek, kırılganlık değil. Aksine, hâlâ hissedebildiğin için, hâlâ sen olduğun için güçtür. Bu süreci bir güçlenme alanına çevirebilirsin.

4. Sessizce Bir Çıkış Planı Yap.
CV’ni güncelle. Tanıdıklarına haber ver. LinkedIn’de görünürlüğünü artır. Mikro adımlarla yeni bir düzene hazırlık yap.

Kendi-mize Ufak Bir Not

Bu yazı; sadece işini yapmaya çalışan ama sürekli savunmada kalmaktan yorgun düşen,
suskun kalan ama içten içe “bu böyle gitmez” diyen bize gelsin.

Çünkü bu hikâye sadece senin değil. Bu; görmezden gelinen emeklerin, çalınan özgüvenlerin, sessizce taşınan yüklerin ortak hikâyesi.

Ama artık biliyoruz:

  • Bu yorgunluk bir zayıflık değil, bir uyanışın habercisi.
  • Bu sıkışmışlık, içten içe genişlemek isteyen bir hayatın sesi.
  • Ve bu sistem… Bizi hak etmiyor.

Belki hemen şimdi değil. Ama yakında “Ben böyle hissetmek zorunda değilim” diyebildiğimiz o an gelecek. Ve işte o an, yeni bir kapı aralanacak. Korkuyla değil, bilinçle, cesaretle…

Çünkü hâlâ buradayız ve bu bile başlı başına bir direnç!

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları