Bazı insanlar aşkı karşılıklı öğrenir. Bazıları öğrenemez ama hisseder. Bazıları ise sinematik bir şekilde yaşar aşkı…
Kendi duygularını sanki bir kamera izliyormuş gibi içselleştirir. Bakışlarını, vedalarını, özlemlerini sahne sahne yazar gibi yaşar. Konuşmalar bazen fısıltı gibi gelir kulağına… Çünkü en çok iç ses konuşur.
Benim aşk anlayışım kitaplardan değil, sahnelerden beslendi. Küçükken televizyonda izlediğim o duygusal veda anlarında içim titrerdi ama neye olduğunu tam bilmeden. Meğer o his, bir gün birine duyacağım sevginin fragmanıymış. O yüzden belki de aşkı değil ama dramatik bağlanmayı öğrendim. Sarılmalarımı uzattım, vedalarımı ağır çektim, her sevdayı içimde bir karaktere dönüştürdüm.
Aşkı doğru düzgün öğrenemedim belki. Ama bir filmin final sahnesi gibi sevmeyi bildim. Yavaşlayan zamanla, fonda çalan müzikle, gözlerimin doluşuyla… Bile bile sonuna yürür gibi ama her anı en derin duyguyla hissederek… Sanki biri uzaktan beni izliyormuş gibi, sanki bu yaşadığım hikâye bir gün anlatılacakmış gibi.
Çünkü bazı aşklar anlatılmaz. Işıkta kısılır, sessizce büyür. Tıpkı bir filmin kapanış sekansında olduğu gibi replik yoktur. Sadece bakışlar, iç çekişler ve fonda yankılanan o tanıdık ezgi…
Bazı tanışmalar vardır. Tıpkı bir yönetmenin ilk sahnesi gibi planlanmış his verir. Tesadüf değil, kader değil; adeta senaryo… Elini uzattığında klaket çakar ve kameralar döner sanki. Kalbinde “Bu sahne önemli” diyen bir replik çınlar. Reji sessiz, ışık yumuşak, kalp kocaman…
İlk buluşmalar, ilk kahkahalar… Her şeyin renk paleti biraz daha sıcak, biraz daha pastel. Çekim açısı soft ve onun gözlerindeki odak noktası sen… İşte orada, yepyeni bir romantik komedi filmi başlar.
Beraber yürüdüğünüz bir sokak, yağmura yakalandığınız o an, elinin onun cebine sığdığı o ân… Hepsi film şeridinde ağır çekim gibi akar. Kalp, fonda film müziğini kendi kendine çalar. Bazen birbirine benzer aşklar bazen ise senaryo doğaçlamadır.
Sinemada ikinci perdeye geçerken ya da sezonun ortasında her şey karışır. Tıpkı ilişkilerdeki gibi… Beklenmeyen krizler, uzun suskunluklar, “Ben böyle olsun istememiştim” replikleri… Bazen biri konuşur, diğeri susar. Bazen ikiniz de susarsınız ama iç sesleriniz bağırır.
Tam da o an gerçek bir seyirci gibi izlersin kendini. Belki de biraz çaresizce.
İç sesin alt yazı gibi akar: “Onu seviyorsun ama bu sahneyi değiştiremezsin.”
Araya giren zaman, girilmeyen cümleler, yarım kalan dokunuşlar olur. Sen bilirsin ki filmin konusu artık romantik komedi değil. Belki biraz dram, biraz da gizem… Ama hâlâ izliyorsundur. Çünkü oyunculuğun gerçek, hislerin sahici.
Ve final sahnesi… Bazı vedalar gerçek değildir ama can yakar. Son sahnelerde karakterler birbirine bakar ve hiçbir şey söylemez. Belki bir durakta, belki bir kapı önünde, belki telefonun sessiz ekranında…
Göz göze gelirsiniz ama kelimeler suskunluktadır. Kalp, “Bir şey söylesin” diye haykırır ama senaryoda artık replik kalmamıştır. Işık yavaş yavaş kararır.
Sen bilirsin ki film bitti. Ama bazen etkisi, hissi bitmez. Müzik yavaşça yükselir, jenerik akar. Ve sen, o âna yakışır bir zarafetle seversin. Gitmesine rağmen, gidememiş gibi. Gitmiş olmasına rağmen, kalbinde bir jenerik gibi akan adını tutarak…
Ve belki de, asıl sevgi tam da burada başlar: Biri giderken, diğeri onu çiçek gibi içinde sakladığında…
Aşkı öğretmediler belki bize. Sevmenin formülü yoktu. Bir şekilde sevdik. Elimizden geldiğince sahici, olduğumuz kadarıyla eksik, hissettiğimiz kadar sonsuz… Filmin sonunda seyirci alkışlamasa da kendi içimizde en çok o sahneyle büyüdük. Çünkü bazı filmler gişe yapmaz. Sinema evreninde ve ruhumuzda kült yapım haline gelir.
Bazı sevdalar vardır; anlatılmaz, anımsanır. Hep aynı duyguyla: “Keşke biraz daha kalsaydı.” Ve bazı hikâyeler vardır. Son sahnede bile sevilmeye devam eder. Kameralar kapanırken hâlâ akmaya devam eden bir film gibi… Kalpte sessizce dönen bir replikle: “Eğer başka bir hayatta karşılaşırsak, ilk sahneden sarılır mısın bana?” Yoksa yine final sahnesinde mi denk geliriz birbirimize?










Yorum bırakın