Herkesin hayatında deftere yazılası, dost meclisinde anlatılası hikâyeler vardır.
Benimkiler biraz komik, biraz hüzünlü, biraz da “olacak iş mi şimdi?” dedirtecek türden.
Bebekliğimde ekmeğin peşinde attığım ilk adım mesela… O zamana kadar ne konuşmaya niyetim vardı ne de yürümeye. Konulduğum koltuğun şeklini alıp, adeta bir dekor gibi oturuyor; ailemi “Bu çocukta kesin bir sorun var” paniğiyle doktor doktor gezdiriyordum. Teşhis hep aynıydı: “Zeki ama tembel.” Meğer beni yerimden kaldıracak şey ne alkış, ne oyuncak, ne de şefkatli kucaklar… Dümdüz ekmekmiş. Hem de başkasınınki benimkinden büyükse!
Belki de o gün, ileride ilişkilerde yanlış insanı seçme konusundaki doğuştan gelen yeteneğimin ilk sinyalini vermiştim. Çünkü hak ettiğim kadarını değil, gözümün kaldığını istiyordum.
Ana sınıfında, dansa davet ettiği için bana âşık olduğunu sandığım bir çocuk vardı. O kadar safım ki, bu işin artık resmîleştiğini, önümüzde uzun ve mutlu bir hayat olduğunu düşünüyordum. Ta ki onu diğer derste başkasıyla evcilik oynarken görene kadar… Meğer benimle yaptığı dans, prova niteliğindeymiş.
Resmî kayıtlara göre olmasa da, ilk evlilik kararım ise evimize internetin geldiği zamanlara dayanıyor. Bir oyun sitesindeki chat alanında kendime yetişkin bir kimlik yarattım ve büyük bir özgüvenle yetişkinlerin arasına karıştım. Orada, kendini bana yetişkin gibi tanıtan genç bir adama âşık oldum. Karşılıklı olarak yaşlarımızı büyütüp ciddi ciddi düğün planları yapmaya başladık. Gelinlik modeli seçilmiş, düğün yeri hayal edilmiş… Tek eksik aileleri ikna etmekti. Onu da kaçarak çözmeyi planladık.
Sonra gerçek ortaya çıktı: O “romantik” bey de çocukmuş. Yani iki minik insan, yetişkinmiş gibi davranarak birbirine aşk mektupları yazmışız. 🙂
İlkokulda ise hikâyem daha “ayakları yere basan” bir hâl aldı. Hoşlandığım çocuk benimle zaman geçirsin diye kantinden sürekli bir şeyler ısmarlardım. Her teneffüs “Ne alsak?” diye yanıma gelir, ben de elimdeki tüm harçlığı gözüm kapalı uzatırdım. O günlerde “Sevgi, emek ister” diye düşünüyordum. Meğer sevgiden çok köfte ekmek istiyormuş.
Bir de o efsane “ilişki” var… Başta umut verip, ilgilendiğini hissettirip sonra ortadan kaybolan cinsten. Tanışma faslı çok güzel geçti; “Seni neden seçeyim?” sorusuna, “Bilmem, neden seçesiniz ki?” diye hafif şakalı bir cevap verdim. Karşı taraf gülümsedi, “Tamam, başlıyoruz” dedi. Pazartesi’yi bekledim. O gün geldi, ben heyecanla kapıya vardım… Ne açan oldu, ne karşılayan. Ne güvenlik, ne insan kaynakları… Sanki hiç olmamışız gibi.
İlişkilerde; dansa kaldıran ama başkasıyla evcilik oynayan, kantin sırasında sadece köfte ekmek aşkı olan, internette yaşını büyütüp bana düğün planları yaptıran, seni neden ilişkiye alalım diyen erkeklerden geçtim. İster istemez düşünüyorsun: “Acaba beklentilerim baştan mı yanlış kuruldu?”
Kızların ilk aşkı babalarıdır derler ya… Benim hikâyem burada biraz farklı başlıyor. Nüfus kayıtlarına göre, daha ben doğmadan önce ölmüş bir babanın kızıyım. Ama işin komiği, kendisi bu bilgiden pek haberdar değildi. Çocuk aklımla, “Demek ki babalar da bazen gidip gelebiliyor” diye düşündüm. Belki de bu yüzden erkeklerde istikrar, tutarlılık ve süreklilik gibi kavramlara baştan mesafeli başladım. Resmî olarak ölüp gayri resmî olarak yaşayan bir babanız varsa, hayatınıza giren erkeklerden de mucizeler beklemiyorsunuz. Kimisi gider, kimisi gelir; kimisi gider gibi yapar, bir bakmışsın kapıda…
Her biri bana bir şey öğretti. Bazen gülerek, bazen sinirlenerek, bazen de başımı iki elim arasına alıp “demek ki neymiş…” diyerek not ettim o dersleri. Gençliğim bana, “Tek taraflıysa aşk, acıtır.” diye fısıldadı. Aile sohbetlerimizde, “Babana bile güvenmeyeceksin.” lafı şaka gibi söylense de hep güvene dair bir tarafı vardı. Bir zamanlar sevdiğim birinin bana, “İnsan sevdi mi, eksikliğine razı olur.” demesi ilk başta romantik bir teslimiyet gibi gelmişti. Ama sonra fark ettim ki, bu cümle insanı eksiltmenin en nazik yollarından biri olabilirmiş.
Tam da bu yüzden, hayat bana hep küçük sahnelerle, küçük sözlerle yaklaşır. Derslerini, büyük olayların içinde değil; bir bakışta, bir cümlenin içinde, bazen de hiç beklemediğin anda verir. Tıpkı bir gün sahafta hiç tanımadığım bir kadının yaptığı gibi… Elindeki kitabı kapatıp bana dönerek, “Hayatın anlamı, onu kendine yakıştırmaktır.” dedi. O an sadece gülümsedim. Yıllar sonra ise anladım: Kendine yakıştırmak, başkalarının onayıyla değil, kendi gözünde değerli olmanın ta kendisiydi.
O sahaf günü bana bir başka öğüdü de hatırlattı… Lise yıllarında bir öğretmenim, “Kendini tanımlamazsan, başkaları tanımlar.” demişti. O gün defterime not etmiştim. Yıllar geçtikçe bu cümlenin her iş, her ilişki ve her sosyal ortamda yeniden sınandığını gördüm. Hayat, sanki bu tek cümlenin tekrar tekrar sahnelendiği uzun bir prova gibiydi.
O sahnelerde karşıma çıkan insanlar… Kimileri bana ışık oldu, yolumu aydınlattı. Kimileri ise gölge gibi üzerime düştü, yolumu kapattı. Ama ikisi de aynı amaca hizmet etti: Kendi yolumu bulmamı sağlamak…
Ve anladım ki, plan yaparsın, o bambaşka bir şey getirir. İnsan tanırsın, bambaşka çıkar. Beklenmedik anlarda gülersin, beklediğin anlarda ağlarsın. Tüm bu anlar, defterinin sayfalarında birikir; seni sen yapan hikâyeler olur.
Yazıyı, defterimin kenarına yıllar önce yazdığım bir cümleyle bitireyim: “Her şey biter, ama hiçbir şey aynı kalmaz.” Benim iz bırakanlarımın birkaçı böyle… Peki ya seninkiler?










Yorum bırakın