Flört uygulamaları, modern çağın en büyük aşk laboratuvarları bence. Sağdan sola kaydırmalar, algoritmaların seçtiği eşleşmeler, bildirimlerin heyecanı… Bir bakıyorsun kalbin değil, parmakların karar veriyor. Aşk artık tesadüfleri değil, ekran kaydırmalarını seviyor. Biz de aşkı meleklerden çalmıyor, App Store’dan indiriyoruz.
Ama işin bir de gölgesi var. Beklentilerimiz, uygulamaların kodlarında şekilleniyor. “Bir tıkla aşk” vaadiyle giriyoruz ama çoğu zaman elimizde kalan: Yanlış anlaşılmalar, ghosting, sonsuz seçenek sendromu… Sonsuz olasılıklar denizinde gerçek bir bağ ararken, kıyıda debeleniyor duruyoruz sadece.
Aşkın Uygulama Versiyonu
Artık ilk buluşmanın heyecanını değil, ilk mesajdaki stratejileri değerlendiriyoruz. Kalp mi attı, gülücük mü? Nokta koydu mu, koymadı mı? Adeta dil bilgisiyle aşk yaşıyoruz. Ve işin en tehlikeli yanı, ekranın ardındaki ruhu görmeyi unutuyoruz.
Ben de bu dünyanın yabancısı değilim. Yıllardır düzenli olarak flört uygulamaları kullanırım. Hemen her yeni çıkan app’i denedim. Kaydırma hızımı ölçen, profil fotoğrafımı iyileştirmeye çalışan, algoritmanın bana “ideal eşleşme” sunduğunu iddia eden onlarca platform gördüm. Yani dijital aşkın sahnesinde uzun süre rol aldım, defalarca perde açtım, kapattım.
Ve itiraf edeyim, bu tecrübe listeme Tinder’dan yasaklanmayı bile ekledim. Evet, Tinder’da kullanım şartlarına aykırı davrandığım gerekçesiyle engellendim. Sistem beni sahte fotoğraf kullanmakla suçladı. Oysa fotoğraflar tamamen bana aitti. Sadece filtreler, biraz shop ve ufak düzeltmeler işin içine girince ben olduğumu kanıtlayamadım. 🙃 Yani algoritma bana resmen “bu kız gerçek olamaz” dedi.
Fark ettim ki flört uygulamaları hep aynı vaadi satıyor: “Bir sonraki kaydırmada ruh eşini bulabilirsin.” Bu kulağa masalsı geliyor ama çoğu zaman karşına çıkan peri masalı değil, sitcom oluyor. İlk mesaj iş görüşmesi havasında, ikincisi terapi seansı gibi, üçüncüdeyse sessizlik… Geriye kalan: cevapsız “günaydın”lar ve bildirim boşlukları.
Bir de “daha iyisi vardır” sendromu var. İnsan karşısındakine odaklanacağına sürekli bir sonraki profili düşünüyor. İlişkiler fast-food menüsüne dönüşüyor: Hızlı, geçici, doyurmayan… Parlak vitrinlerin ardında aşkı algoritmalarla çözmeye çalışıyoruz. Ve aşkın bir denklem olmadığını unutuyoruz.
Beklentiler o kadar yükseliyor ki, daha buluşmadan kafamızda filmler çekiyoruz. “Kesin şu şarkıyı seviyor, kahveyi şekersiz içiyor, şu diziyi izliyor.” Ama gerçek buluşma geldiğinde, tüm o senaryolar pamuk ipliği gibi çözülüyor. İşte tam da burada evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Bir de iletişim paradoksu var. Onlarca mesaj, yüzlerce emoji… Ama derinlik yok! Çünkü ekran ışığı, göz göze bakışmanın sıcaklığını veremiyor. Aşkın elektriği maalesef ki Wi-Fi ile çekmiyor.
Dijital Aşkın Gölgesinde
Bence dijital çağda aşkın en büyük gölgesi şu: Beklentiler, aşkın önüne geçti. Daha tanışmadan zihnimizde senaryolar yazıyoruz. Karşımızdaki insanı değil, uygulamanın pazarladığı ihtimalleri seviyoruz. Algoritmalar bize hayal satarken, biz de kalbimizi pazarlık masasına koyuyoruz.
Ama işin özünde aşk, ekran ışığında değil; göz göze geldiğin anda doğuyor. O anın heyecanı hiçbir bildirim kutusuna sığmaz. Ve belki de aşkı bulmanın yolu uygulamayı silmek değil; telefonu kenara koyup karşındaki insana gerçekten gülümsemekten geçiyor.
Dijitalden Gerçeğe Geçiş
Belki de bu çağda aşkı bulmanın en sağlıklı yolu; dijitali tek başına bir amaç değil, sadece bir araç olarak görmektir. Çünkü uygulamalar sayesinde yeni insanlarla tanışabiliyoruz, bu doğru. Ama en değerli şey hâlâ gerçek temas: Kahkahaların yankısı, birlikte içilen kahve, gözlerin derinliğinde kaybolmak… Filtreler değil, kusurlar; emojiler değil, dokunuşlar… “Typing…” değil, gerçekten söylenen kelimeler…
Dijital aşkın gölgesi büyük ama bir o kadar da öğretici. Bize neyi istemediğimizi, hangi hikâyelerin bize göre olmadığını gösteriyor. Belki de en çok bu yüzden gerekli: yeni ihtimallerle tanışmak ve kalbimizin aslında neye ihtiyaç duyduğunu fark etmek için.
Ama unutmamak lazım; uygulamalar sadece kapıyı aralar. Aşkın gerçek bağlantısı hâlâ yüz yüze kuruluyor. Sonuçta telefon çekmeyebilir ama kalp her yerde çeker. 🙂









Yorum bırakın