Bir önceki hikâyenin ardından.
Ciğerlerimde nefes kalmayana kadar koşuyordum. Kaçtığım şeyin adı yoktu ama ağırlığı vardı. Her adımımda yer yarılacak, beni içine alacak sanıyordum. Kalbim göğsümden fırlayıp düşecek gibiydi. Düşse, belki dururdum. Ama durmadım. Çünkü durursam ona yetişemeyecektim. Ya da onu bir daha hiç bulamayacaktım.
Gökyüzü bu amansız kaçışı izliyordu. Umursamazdı. Mavinin sakinliğiyle dalga geçer gibiydi. Gözlerim buluşacağımız yeri yakaladığında içimde bir umut kıpırdadı. ”Ben geldim ve o da gelecek.” dedim. Ama yoktu. Yine yoktu. Hayal kırıklığı göğsümün ortasında sert bir taşa dönüştü. Derin bir nefes aldım. O nefesle içime çektiğim mavilikler ciğerlerimi yaktı. Güzel olan her şey canımı yakıyordu artık. Nefes almak bile…
Yavaşladım. Denizin ve gökyüzünün tadını çıkarıyormuş gibi yaptım. Kendime kurduğum bu yalancı cennette yürüdüm. Parkta oynayan çocukları izledim. Çocukların çığlıkları içimi parçaladı. Gülüşleri fazla canlıydı. Fazla hayattaydılar. Günüme güzellik katacak kareler yakalamaya çalıştım. Sanki birazdan hepsini ona anlatacakmışım gibi… Sanki anlatırsam geri gelecekmiş gibi.
Her zamanki yerimize oturdum. Beklemeye başladım. Zaman, benimle alay ediyordu. Yelkovan ardı ardına hareket ediyor, dünya dönüyor, herkes bir yerlere yetişiyordu. Ben, sadece bekliyordum. Saatime baktım. On beş dakika geçmişti. “Bugün biraz gecikti,” dedim kendime. Kendimi kandırırken ne kadar ustalaştığımı fark ettim. Oysa hiç geç kalmazdı. Asla.
Bu yer özeldi. Bizimdi. İlk heyecanlarımız burada başlamıştı. Aşkımızın şahidi bu banktı, bu sahildi, bu gökyüzüydü. İlk kez burada “seni seviyorum” demişti. İlk kez burada tutmuştu ellerimi. Ve yine burada, bu bankta, ömrüme ömür katmayı teklif etmişti bana.
Sonra buradan ayrılmıştık. O gece, buraya gelirken, onu benden alan yerle tanışmıştım.
Omzuma dokunan bir elle irkildim. Nasıl duymamıştım yaklaşan adımları? Nasıl hissetmemiştim o tanımadık dokunuşu? Döndüm. Karşımda olması gereken kişi yoktu.
“Ne işin var senin burada?” dedim sertçe. Sesim bana ait değil gibiydi.
“Birazdan O gelecek,” dedim. “Ve biz düğün yeri bakmaya gideceğiz.” Gözlerimin içine baktı. Kaçamadım. Yanıma oturdu. Çok sakindi. Fazla sakindi. “Gelmeyeceğini biliyorsun,” dedi. “Neden kendine bunu yapıyorsun?”
Saçmalıyordu. Çünkü O benim ruhumdu. Ruhlar ölmezdi. Ruhlar terk etmezdi.
“İyileşmek istiyorsan onu arkanda bırakmalısın,” dedi. “Seni bu kadar seven bir adam, bu hâlini görmek istemezdi.” Sonra içimdeki son sağlam yeri de yıkan cümleyi kurdu: ”Kalbi durduğu an, sevdiğin adam olmaktan çıktı.”
Elim kalbime gitti. İstemsiz. Eğer onun kalbi atmıyorsa, benimki neden hâlâ bu kadar acıyla atıyordu? Sözleri beynimde yankılandı. Boşlukta çınlayan, duvara çarpıp geri dönen bir uğultu gibiydi. Etrafıma baktım. Kaçacak bir yer aradım.
Gözlerim, uzakta bir noktaya takıldı. O geceden kopup gelen görüntüler üşüştü zihnime. Far ışıkları, ani bir fren sesi, camın patlayarak dağılması, nefesinin yarıda kesilişi… Onu benden alan yere takıldı gözlerim… O görüntüleri, bir daha görmemek için gözlerimi kapattım. Kapattığımda ağladığımı fark ettim.
Neden ağlıyordum? Birazdan gelecekti ve beni ağlarken görürse üzülürdü. Gözlerimi açmamak için sıktım. Sanki açarsam gerçek tamamen üzerime yığılacaktı. Titriyordum. Ruhu çekilmiş bir beden gibi. İçimde hiçbir şey yoktu ama her yerim acıyordu. Sonra bir anda, uzaydan dünyaya düşer gibi, yere çakıldım. Gözlerimi açtığımda yine o bakışlar vardı. “Beni hiç dinlemiyorsun,” dedi. “Eve dönüyoruz. İlaçlarını alacaksın.”
Hayır! O verdikleri ilaç değildi. O, bir unutma buyruğuydu. Her hapta biraz daha siliniyorduk. Her yutkunmada bizden bir parça eksiliyordu. Hatırladığım her şey suçtu onlara göre. Sevmem bile…
Konuşmanın devam etmemesi için onaylar gibi başımı salladım. Kabul etmiş gibi davrandım. Çünkü karşı çıkacak gücüm yoktu. Kabullenirsem belki daha az acırdı. Belki de artık hiçbir şey hissetmezdim.
Sessizliğimde rahatladı. Ben ise içimde yeniden bir şeyin kıpırdadığını hissettim. Gözlerimdeki ışıltıyı fark etmiş gibi baktığım yöne döndü. Onun gördüğü şey kocaman bir boşluktu. Ben ise O’nu görüyordum.
Sevgilim oradaydı. Bana gülümsüyordu. O gülüş, dünyada kalan her şeyi anlamsız kılıyordu. Bana doğru geldi. Elimi tuttuğu an, dünya söndü. Renkler dağıldı, mavilikler paramparça oldu. Geriye ondan ve benden başka hiçbir şey kalmadı.
“Bana deli diyorlar. Senin öldüğünü söylüyorlar. Ama ben seni bırakmayı reddediyorum. Çünkü seni bırakmak, seni ikinci kez öldürmek gibi.”
Ama biliyordum. Delilik bu değildi. Delilik, seni unutmamı istemeleriydi.










Yorum bırakın