Bir süredir yazmadığımı fark ettim. Evet, yine tembelleştim. 🙂 İçimde hep şu sitem: “O kadar konu vardı, neden yazmadın Burçak?” Ama hayat bazen hiç beklemediğin şekilde seni yatağa yatırıyor. Benimki ateşli, terli, bol uyumalı bir haftayla oldu. Korona testi bile yaptılar — hiç özlemediğimiz o meşhur çubuklarla! Burnumdan beynime yolculuk yapan o testten sonra sonuç negatif geldi ama ben pozitif şekilde yatağa yapıştım. Enerjim sıfır, motivasyonum sıfır. İşe gidemedim. Günlerim sadece uyumak, uyanınca pikemi düzelterek başka bir pozisyona geçmek, sonra tekrar uyumakla geçti.
Normalde bu tarz dönemlerde kendime daha da yüklenirdim: “Yazmıyorsun, üretmiyorsun, geri kalıyorsun…” Ama bu kez farklı oldu. İçimde bir ses dedi ki: “Burçak, sen şu an hasta bir insansın. Yapman gereken tek şey dinlenmek. Nokta.” O an fark ettim ki ertelediğim planlar listesinin ilk sırasında kendime şefkat göstermek yer alıyormuş.
Hastalık Mazeret mi, Ders mi?
Neredeyse bir hafta boyunca telefonumu elime pek de almadım. Story atmadım, DM’den komik reelslar göndermedim, kimseyle uzun uzun yazışmadım. Yalnızca bol bol uyudum. Uyandığım az zamanda da bilgisayarda Sims başına geçtim. Oradaki Sims karakterimin sosyalleşmesini izledim. Ben yatakta halsizken o partiler veriyor, işe gidiyor ve bir hayat yaşıyordu.
İlk günler biraz suçluluk hissettim. Sonra dedim ki: “Bedenin sana mola vermiş. Kabul et.” Hastalık bazen sadece fiziksel bir rahatsızlık değil. Bazen de bedeninin sana bağırarak söylediği bir derstir: ”Dur, kendine iyi bak!”
İşin ilginç yanı, bu ilk de değildi. Fark ettim ki ne zaman kendime acımasız davransam, dinlenmeye izin vermesem, vücudum hemen alarm veriyor. Baş ağrısı, tansiyon, mide sancısı, IBS… Derken sebepler değişse de bir şekilde sonunda beni hasta edip yatağa yatırıyor. Yani bedenim kendi dinlenme molalarını yaratıyor. Ben “devam et” diye diretiyorum. O ise “hayır, şimdi dur” diyor. Ve kim kazanıyor? Tabii ki bedenim.
Hız Çağında Yavaşlamak
Hepimiz deli gibi bir şeylerin peşinden koşuyoruz. Çalış, paylaş, üret, tüket… Sürekli bir şeylerin “daha fazlası” peşindeyiz. Bu koşturmacada durmayı, nefes almayı ayıpmış gibi görüyoruz. Hatta sosyal medyada hasta olduğumuz anları değil, öyle hissetmesek bile “süper hissediyor” gibi gözüktüğümüz anları paylaşıyoruz. Çünkü zayıflıklarımızı göstermemek neredeyse kural gibi.
Ama ben hiç o kuralın insanı olamadım. 😅 Tüm serumlarımla anı fotoğrafları çeker, story atarım. Telefonumda hastane günlüklerim için ayrı bir klasör bile açabilirim. Yani eğlenirken olduğu kadar, halsizken de anı koleksiyonuma bir şeyler eklemeyi ihmal etmiyorum. Çünkü kabul edelim, hayat sadece güçlü hissettiğimiz anlardan ibaret değil. Kimi zaman dağılıyoruz da. Çok güzel görünen bir makyajın ardından silmekten kızarmış bir burun, çok şık ayakkabılardan sonra yara içinde ayaklar… Bazen de özenle hazırlanıp çıktığın gecenin sonunda pijamanla makarna yiyerek biten bir tablo. Hayat, hem parıltı hem de dağınıklıkla var oluyor.
Ve işte burada devreye şu geliyor: Her şeye rağmen kendimize biraz şefkat göstermek.
Küçük Şefkat Molaları
Aslında kendine şefkat göstermek büyük olaylar değil. Bazen:
- Saatlerce uyumak,
- Tatlıyı suçluluk duymadan keyifle yemek,
- Hiçbir şey yapmama anlarını hak ederek yaşamak,
- Yapamadıkların için kendini dövmek yerine “şimdi böyle” diyebilmektir.
Şunu fark ettim, kendine kızmayı bıraktığında iyileşme hızlanıyor. Çünkü şefkat sadece başkalarına verilmez; en çok da kendine lazımdır. Ve kabul edelim, bu çağda en radikal hareketlerden biri bazen bütün gün pijamayla yatakta kalmaktır. Bu, tembellik değil; “kendime kucak açıyorum” demenin en rahat versiyonu.
Hayata Geri Dönüş
Hâlâ boğazım biraz acıyor, burnum tıkalı. Ama ben dinlenmiş bir şekilde hayata dönmeyi seçiyorum. İşe gidip gelirken bile keyif almayı yeniden keşfediyorum. İlk gün uzun zamandır izlemek istediğim film için sinemaya gittim. Dün iş çıkışı kendimi Amadeus tiyatro oyununda buldum. Ve bugün çarşamba… Haftanın ortasında, yorgunlukla umut arasındaki tam o noktada yazıyorum bu satırları. Belki de o yüzden daha çok hissediyorum… Hayatın tam ortasında bile kendimize küçük kutlamalar yaratabiliriz. Küçük zevkleri yakalayarak ama şefkati elimden bırakmadan yaşamaya çalışıyorum.
Ve son mola bana şunu öğretti: Yazmak, üretmek, çalışmak önemli ama asıl mesele kendini unutma noktasına gelmemek. Nefes alıyorsak, doya doya yaşayacağız. Peki sen en son ne zaman kendine şefkat gösterdin? Belki bir kahve, belki bir mola, belki de üç gün boyunca aynı pijamayla dolaşmak…










Yorum bırakın