Bazı değişimler bir günde olmaz. Bir sabah uyanıp “artık eskisi gibi değilim” demezsin.
Daha sessiz bir süreçtir bu. Bir şeyler yavaş yavaş çekilir senden. Önce kahkahanın sesi azalır. Sonra hevesler. En son da renkler…
Bunu yaşarken fark etmezsin. Çünkü canlı kalmakla nefes almak, her zaman aynı şey değildir. İnsan çoğu zaman nefes alır ama yaşadığını hissetmez. Ne kaybettiğini de ancak biri dışarıdan söylediğinde anlar.
Annemle sıradan bir konuşmanın ortasında, hiçbir şey yokken, bir anda şöyle dedi:
“Ölü gibi davranıyorsun, biraz yaşam belirtisi ver.” Bu cümleyi bir suçlama gibi söylemedi. Daha çok bir tespit gibiydi. Sanki yüksek sesle söylenmiş bir düşünceydi sadece.
Hiç düşünmeden, fark bile etmeden ağzımdan şu cümle döküldü: “Yaşıyor gibi hissetmiyorum.” Bunu söylerken dramatize etmiyordum. Savunmaya geçmedim, itiraz etmedim. Çünkü bir yanım, onun gördüğünü uzun zamandır benim de gördüğümü biliyordu.
İçimdeki tarif edemediğim eksilme uzun zamandır benimle. Bir isteksizlik değil bu. Bir vazgeçiş hiç değil. Daha çok, nefes almayı aksatmış bir ruh hâli gibi. Ve böyle hissetmek bir anda olmuyor. Ben de renklerimi bir günde kaybetmedim. Nefes almayı öne koyup yaşamayı geri çektim. Renkler de onunla birlikte, sessizce geriye gitti.
Bir zamanlar enerjik bir çocuktum. Meraklıydım. Heyecanlanırdım. Kahkaha atmak için özel bir sebebe ihtiyacım yoktu. Zamanla, o hâlin nasıl yavaş yavaş sustuğunu fark etmeden büyüdüm.
Ama büyümek, sadece yeni bir yaş almak olmadı. Büyümek; bazı şeyleri hızlıca öğrenmek, bazı duyguları bastırmak, bedenle araya mesafe koymak, “şimdi değil” diyerek yoluna devam etmek demekti.
Zamanla bu hâl, insanın dilini değiştiriyor. “İyiyim” demeyi öğretiyor. Fonksiyonel olmayı. Günleri birbirine ekleyebilmeyi. Ama bu yeni dil, insanın canlılığını beslemiyor. Sadece nefesini düzenliyor. Kalbi değil, sistemi ayakta tutuyor. Solma da tam burada başlıyor. Bir anda değil. Kimsenin fark etmediği kadar sessiz.
Renkler saklanıyor. Çünkü bazı acılar da tıpkı renkler gibi, doğru zamanda yaşanmadığında küçülmüyor. Ertelendikçe ağırlaşıyor. Onların içinde yalnızca üzüntü yok. Utanç var. Suçluluk var. Adı konmamış bir yas var. Ve yas, tanınmadan kapanmıyor.
Belki de mesele, yaşananların kendisi değildi. Asıl mesele, onların ardından hiçbir şey olmamış gibi yaşıyormuş gibi yapmamın beklenmesiydi. “Geçti” denilen ama bedende kalan şeyler… “Güçlü ol” denilen ama bunun bedelinin hiç sorulmadığı zamanlar…
Sanki bir eşikten geçilmişti. Nefes almaya devam ediyordum. Ama canlılığım, öbür tarafta kalmıştı. İçimde bir yerde bir şey vardı. Ve o hâl uzun süre adını bulmadı. Her nefeste, içimde bir şey daha eksiliyordu.
Ve bazı insanlar, tam da böyle anlarda renklerini sessizce kaybeder.









Yorum bırakın