Bir gün gerçekten bir yere zamanında yetişirsem, hazır olun. O gün birçok şey değişmiş olacak. Çünkü mesele saat değil; hiçbir zaman da olmadı. Saatle derdim yok benim. Ben kapıdan çıkma anında takılıyorum. Evle dünya arasındaki o birkaç dakikalık boşlukta.
Belki de zamanın o net, pazarlık kabul etmeyen sesi bana fazla sert geliyor. “Şimdi” dediğinde içimde küçük bir parça “henüz değil” diyor. Ben geç kalan bir kadın değilim; ben geçişlerde takılan bir kadınım. “Tamam çıkıyorum” deyip hâlâ kapıya ulaşamayan yerde birkaç dakika daha oyalanırım.
İşin komik tarafı şu: Ben organizasyon özürlü biri değilim. Plan yapabilirim, program çıkarabilirim, strateji kurabilirim. Başkalarının takvimini yönetebilirim. Kampanya kurgusu çıkarıp takvimleyebilir, uygulayabilirim. Üç fazlı büyüme planı tasarlayabilir, TAM–SAM–SOM analizi yapabilirim. 12 haftalık dönüşüm programı hazırlayabilir, içeriklerin hangi gün, hangi saatte yayına gireceğini hesaplayabilirim. Ama kendi evden çıkış saatim söz konusu olduğunda bütün o netlik bir anda buharlaşıyor.
09.00’da ofiste olamıyorum. Arkadaşlarımla buluşmalara bir saat geç kalmadan yetişemiyorum. Katıldığım atölyelere, pole dersine, hatta hastane randevularına bile geç gidiyorum. Benim için erken gitmek çoğu zaman yalnızca 10-15 dakika geç kalmak demek. Bu ironiyi kim açıklayacak?
Uzun süre bunu dağınıklık sandım. Sonra yoğunluk dedim. Bir ara suçu burçlara attım; “Yükselen Yay işte” diye geçiştirdim. Ama hayır. Bu bir zaman yönetimi problemi değildi. Daha küçük, daha sinsi bir şeydi: Mikro direniş.
Geç kalma anında zihnim aslında gayet uyanık çalışıyor. Çıkmam gerektiğini biliyorum. Ama bir mesaj daha, bir düşünce daha, bir kontrol daha. “Saçım böyle mi kalsın?” “Story’ye bunu atsam mı?” “Acaba oraya gerçekten gitmek istiyor muyum?” “Trafik var mı, nasıl gitsem?” Tam kapıya yönelmişken içimde küçük bir toplantı başlıyor sanki. Herkesin fikri var ama kimse karar almıyor.
Ve en kötüsü şu: Geç kaldığımı fark ettiğim an her şey hızlanıyor. Saat ilerledikçe panik artıyor, panik arttıkça oyalanma sürem uzuyor. “Zaten geç kaldım” cümlesi bir eşik gibi; ondan sonra toparlanmak yerine daha da gevşiyorum. Madem geciktim, bari tam gecikeyim gibi tuhaf bir mantık devreye giriyor.
O birkaç dakika artık birkaç dakika olmaktan çıkıyor. Büyüyor, şişiyor, içimde bir stres topuna dönüşüyor. Ve ben kapıdan çıktığımda, geç kalmış olmaktan çok o süreci kontrol edememiş olmanın suçluluğunu taşıyorum. Bu umursamazlık değil. Tam tersine, fazlasıyla farkında olmak. Ne yaptığımı bilmek ama yine de kendimi durduramamış olmak.
Arkadaşlarım bana bir saat erken saat veriyor. Pole hocam ders saatini aralıklı söylüyor. İş yerinde artık kimse şaşırmıyor. Geç kalışım neredeyse sistemleşti. Ve tam da bu noktada şunu düşünmeye başlıyorum: Ben gerçekten zamana mı direniyorum, yoksa otoriteye mi?
Zaman sabit. Net. Soğuk. Pazarlık kabul etmiyor. Ben ise hisle yaşayan biriyim. Enerjim dalga gibi; yüksekse uçarım, düşükse hareket ağırlaşır. Belki mesele gecikmek değil, o buyurgan “şimdi”ye karşı içten içe pazarlık etmektir.
Bir başka ihtimal daha var: Geç kalmak görünürlük yaratıyor. Kapı açılıyor, başlar dönüyor, isim anılıyor. Bir anlığına merkezdesin. Bir anlığına beklenen sensin. Ve bu, sandığımızdan daha güçlü bir duygu. Çünkü beklenmek, önemsenmenin en eski göstergelerinden biri. Birileri seni bekliyorsa, varsın demektir. Gelmen bir şeyi başlatıyorsa, etkinsin demektir.
Geç gelen kişi bir anlığına sahnenin ışığını üzerine çeker. Odaya girer ve odanın dengesi değişir. Bu bilinçli bir strateji olmayabilir ama duygusal bir karşılığı vardır. Özellikle de hayatı boyunca hep yetişen, hep hazır olan, hep zamanında olan biriysen… Bazen birilerinin seni beklemesi, içte tuhaf bir denge kurar. Bir çeşit telafi gibi.
Belki de bu yüzden geç kalmak her zaman dağınıklık değildir. Bazen karar ertelemedir. Bazen kontrolü son ana kadar elde tutma çabasıdır. Bazen de “hazırım” demek için kendine verdiğin fazladan birkaç dakikadır.
Ve belki mesele gerçekten dakikalar değildir. Bazen kapıdan çıkarken sadece mekân değiştirmeyiz; rol değiştiririz. Evdeki hâlimizden profesyonel kimliğimize, çalışan versiyonumuzdan sahne alan versiyonumuza, düşünen zihnimizden hareket eden bedenimize geçeriz. Her geçiş küçük bir kimlik değişimidir. Ve her kimlik değişimi, fark etmesek de küçük bir vedayı beraberinde getirir.
Kapıdan çıkmak bazen yalnızca evden çıkmak değildir; bir versiyonundan diğerine geçmektir. Belki de o yüzden oyalanırız. Çünkü yeni hâline tam hazır hissetmeden adım atmak kolay değildir.
Ben düşünmeyi seviyorum. Ama hareket netlik ister. Netlik bazen korkutucudur. Çünkü karar verdiğin anda ihtimaller azalır, erteleme alanı daralır.
O yüzden diyorum ki: Bir gün gerçekten bir yere zamanında yetişirsem, hazır olun. Çünkü o gün sadece saate yetişmiş olmayacağım; kendime de yetişmiş olacağım. Ertelemeyi değil, kararı seçeceğim. Direnmeyi değil, akışı. Suçluluğu değil, netliği.
Ve belki ilk kez, geç kalmadan gelmiş olacağım.








Yorum bırakın