Modern flörtte bazı cümleler vardır. Tek başına masum görünürler. Ama doğru sırayla, doğru tonda söylendiklerinde etkileyici bir silaha dönüşürler. Bu seri tam olarak bununla ilgili… Söylenenlerle değil, o cümlelerin insana neler yaptırdığıyla…
Bazen iki insan arasında bir ilişki yaşanmaz. Sadece yaşanıyormuş gibi hissettirilir. Ve insanı en çok bağlayan şey, var olan değil; varmış gibi hissettirilendir. Bu yüzden modern flört yalanlarına en sevdiğim yerden başlamak istedim. Çünkü bu aslında tam bir yalan değil. Daha çok gerçeğe en çok benzeyen hali. İçinde ilgi var, yakınlık var. Hatta bir noktaya kadar ”biz” bile var. Ama devamı yok. Bu yüzden de belki en tehlikelisi.
Bazı erkekler vardır. Daha tanışmanın başında hayaller kurar. Henüz ortada hiçbir şey yokken, seni bir şeyin içindeymiş gibi hissettirir. Bir anda ”biz” olur, bir anda yakınlık kurulur. Sanki bir geçmişiniz varmış, sanki çoktan bir yere gelmişsiniz gibi… En tuhafı ise ortada hâlâ hiçbir şey yoktur. Ama hissi… İşte o fazlasıyla vardır.
Kendini, henüz yaşanmamış bir şeyin içinde bulursun. Sanki bir şey başlamış gibi, sanki bir yere gidiyormuş gibi. Ama sonra bir an durursun. Bir şey olur ve büyü bozulur. O an gerçekten bakarsın. Ve fark edersin:
Ortada kurulmuş bir bağ yoktur. Sadece sana aitmiş gibi hissettiren birkaç söz, paylaşılan birkaç an ve geriye kalan bir boşluk vardır.
Bu Bir Tarz Değil, Bir Pattern
Bu tek bir kişiye ait bir durum değil. Bir davranış biçimi. Aynı akış, farklı kişilerle tekrar tekrar yaşanır. Bazı insanlar hikâyeye başından değil, ortasından girer. Sanki çoktan bir şey yaşanmış gibi konuşur, seni tanıyormuş gibi davranır, aranızda bir bağ varmış gibi hissettirir.
Ama aslında olan çok daha basittir. Bağ kurmazlar, bağ hissi yaratırlar. O his, gerçeğin yerini çok kolay doldurur. Çünkü bağ kurmak zaman ister, emek ister, devamlılık ister.
Bağ hissi yaratmak ise doğru cümleleri bilmekten ibarettir.
Başlangıç genelde hızlı ve yoğundur. İlgi yüksektir, mesajlar sıklaşır, aranızda kısa sürede beklenmedik bir yakınlık oluşur. Kullanılan dil tanıdık ve içeridendir; sanki uzun zamandır tanışıyormuşsunuz gibi, sanki aranızda çoktan bir şey olmuş gibi.
Bir süre sonra bu akış kendi içinde bir oyuna dönüşür. Mesajlaşma bir ritim kazanır, ilgi belirli bir seviyeye oturur. Gün içindeki mesajlar, geceleri uzayan konuşmalar, araya giren hafif sahiplenme tonları… Hepsi zamanla normalleşir. Sen bunu bir başlangıç değil, kurulmuş bir denge gibi görmeye başlarsın.
Ama o denge aslında sana ait değildir. Kuralları o belirler. Ritmi o kurar. Seni o tempoya alıştırır ama aynı tempoyu senden beklemez.
Sen o akışı ciddiye aldığın anda; oyun bozulur. Ve o noktada cümleler değişir:
”Bir anda kendimi bir şeyin içinde hissettim.”
”Bu bana fazla geldi.”
”Biraz sorumluluk gibi hissettirdi.”
İlişkinin Hissini İsteyip Yükünden Kaçmak
İşte kırılma noktası tam olarak burası. Çünkü en başta kurulan dil ile sonrasında kurulan cümleler birbirini tutmaz. Başta sana yakın gelir, içten konuşur, sanki aranızda çoktan bir şey varmış gibi davranır. Seni o hissin içine alır. Sen o yakınlığı gerçek sanmaya başladığın anda, o aynı yerde durmamaya başlar. Onun için o ilk yakınlık bir bağın sonucu değildir. Bir etki yaratma biçimidir.
Sonra çok nazik bir cümle gelir: ”Daha sonra kırılmaman için söylüyorum…”
Ama insan zaten en çok o cümleden sonra kırılır. Çünkü o cümle, kırmamak için değil; geri çekilmek için kurulur. Mesele seni kırmamak değildir. Mesele, başta kurduğu şeyi taşıyamamaktır.
Aslında olan çok basittir: Bazı insanlar ilişkiyi değil, sende yarattıkları hissi sürdürmek ister. O his gerçek olmaya başladığında ise geri çekilirler.
Devam etmek bir seçimdir. Ve seçim, sorumluluk getirir. O hissi yaşamak ister. Ama o hissin gerektirdiği yerde durmak istemez. Bu yüzden en başta kurduğu şey, en sonunda ona ”fazla” gelmeye başlar.
Artık Cümlelere Değil, Hareketlere Bakıyorum
Eskiden cümleler yeterdi. Yakın hissettiren, ”biz” yaratan cümleler… Şimdi yetmiyor. Çünkü öğrendim ki bazıları cümle kurar, bazıları o cümlenin arkasında durur. Ve aradaki fark her şeyi değiştirir.
Artık şuna bakıyorum: Arzusu, istekleri, iltifatları, sevgi sözcükleri, vaatleri… Peki ya hareketleri? Çünkü bir noktadan sonra mesele onun ne söylediği değil, benim o söylediklerinin içinde nerede durduğum. Orada kendime dönüyorum: Ben ne istiyorum karşımdaki insandan? Geçici bir his mi yoksa kalabilen bir şey mi?
İşte bu soruya verdiğin yanıt netleştiğinde, sorumluluğu alıyor ve asıl seçimi sen yapıyorsun. Çünkü bu iş ya başında nettir ya da seni yoran bir sona gider.
Ben artık ortasında kalmamayı seçiyorum. Öğrendim ki biri o sorumluluğu almıyorsa, orada kalmak zaten yavaş yavaş kaybetmek demek. Erken fark ettiğinde, erken çıkabiliyorsun. Ve aslında en az o zaman kaybediyorsun.
Belki de büyümek tam olarak budur. Geç kalıp alışmak değil, erken fark edip dönebilmek…








Yorum bırakın