O Gece Hayatımı Kaybettim Ama Ölemedim

Yaşanmışlıklar beynimi istila ederken usulca ona doğru uzandım. Sanki hızlı bir hareket yapsam her şey dağılacak, zaman paramparça olacak gibiydi. Yere düşen başını kucağıma aldım. Avuçlarımın arasına sığan o yüzü seyrettim. Melekleri kıskandıracak kadar tanıdık, bir o kadar da yabancıydı artık.

Porselen donukluğunda yüzü üşümüştü. Soğuk değildi hava ama o soğuktu. İnsan sevdiğinin soğuduğunu anlıyor. Elleriyle değil, içiyle hissediyor. Ellerimle ısıtmaya çalıştım onu, sanki parmaklarımda hâlâ bir güç varmış gibi. Sevdiği şarkıyı, şarkımızı mırıldandım kulağına. Sesim titriyordu ama susarsam onu tamamen kaybedecekmişim gibi korktum. Kahverengi buklelerini okşadım titrek parmak uçlarımla. Her güldüğünde tüm hayatımı feda etmeye hazır olduğum o gamzelerini, gamzelerini bir asker ciddiyetiyle koruyan yeni çıkmaya başlamış sakallarını, onun hiç sevmediği ama benim onda en sevdiğim yer olan çenesindeki izini… Yüzünün tüm ayrıntılarını, sanki birazdan silineceklermiş gibi ezberledim.

Ellerim titrerken avuçlarımda tanımadığım sert bir şey hissettiğimi hatırlıyorum. Soğuk, keskin ve ait olmadığı kadar yabancıydı. Elimi geri çektim, anlamlandıramadım. O an hiçbir şeye bakacak hâlim yoktu. Zaman durmuştu; detaylar sonradan gelirdi.

Ne kadar olmuştu ona bu kadar yakınken bu kadar uzak olalı? Ne kadar olmuştu ona bu kadar yakından bakmayalı? Yanı başımdayken nasıl bu kadar ihmal edebilmiştim onu?

Suçlu olduğumu ilk kez o an bu kadar net hissettim. Sevdiğime söz verdim. Bir daha onu böyle ihmal etmeyecektim. Bir daha sevgimi sessizliğe gömmeyecektim. Arkadan gelen siren seslerini bastırmak istercesine hayallerimizi anlattım ona. Bir masal gibi, sanki anlatırsam gerçek olacaklardı.

Evimizi beraber döşeyecektik. Duvarlarda tartışacaktık, hangi renk daha iyi görünüyor diye. Bir köpeğimiz olacaktı. Sabahları onu kim gezdirecek kavgası edecektik. Her gün yemeği beraber hazırlayacaktık ve asla yatağa küs girmeyecektik. En azından böyle demeyi severdik. Bir oğlumuz, bir de kızımız olacaktı. O hep bana benzemelerini isterdi. “Tüm kalbimin seninle dolu olması yetmez,” derdi, “ben seninle dolup taşmalıyım.”
Ben ise hep ona benzesinler isterdim. Kavgalarımızdan biriydi bu. Küçük, anlamsız ama bize ait. Ben ne kadar büyütsem de kavgaları, o bana kızamazdı. Kıyamazdı. Her seferinde gönlümü alırdı. Hep o adım atardı.

O an fark ettim… Ben hiç ona ne kadar sevdiğimi söylememiştim. Söylemeye gerek yok sanmıştım. Büyük bir kibirdi bu. Aşk kelimesinin tanımı oydu benim için ama ben bunu anlatabilecek bir kelime bilmiyordum. Zaten yoktu öyle bir kelime koca evrende. O, benim tüm dualarımın kabul olma şekliydi. Ve ben bunu ona hiç söylememiştim.

Kirpiklerini saydım. Teker teker. Her biri kalbime kazınmış kirpiklerini. Zaman durmuştu. Bu büyülü anı bozmaya çalışan, ismini koyamadığım hissi beynimin en arka yerine hapsetmeye çalıştım. Dudaklarını izledim. Benim için Tanrı’nın dünyadaki kanıtı olan dudaklarını.

Öpmek için usulca eğildiğimde fark ettim… Nefes almıyordu.

İnanmak istemedim. İnsanın sevdiğiyle ilgili en son kabul ettiği şey bu oluyor. Ters giden bir şeyler vardı. Yaklaşan siren sesleri uzaydan dünyaya düşüyormuş gibi geliyordu. Gözyaşlarım daha fazla dayanamadı. Usulca süzüldüler. Onu uyandırmaya çalıştım. Defalarca. Adını söyledim. Sesimi yükselttim. Sonra yalvardım. Korkunun ne demek olduğunu ilk kez bu kadar net anladım. Neden nefes alamadığını anlamaya çalışırken dualar ettim. Bunun bir rüya olması için. Birazdan uyanıp onu yanımda uyurken bulabilmek için. Ya da nefesimin onun bedeninde can bulabilmesi için.

Sonra… Kayıp parçalar yerli yerine oturdu.

Havaya karışan kokusundaki tuhaflığı fark ettim. Onun kokusu… Kan kokusuna karışmış kokusunu… Etrafıma baktığımda arabayı gördüm. Biraz önce içinde oturup kavga ettiğimiz araba. Sanki yıllardır terk edilmiş bir hurdaydı. Aklımdaki karmaşa tamamen aralandı.

Biz biraz önce benim yüzümden bir kaza yapmıştık. Ve o, parçalanmış camdan karnına saplanan parçaya rağmen, son anlarında bile beni düşünmüştü. Arabadan beni çıkardığı anı hatırlıyordum. Ellerinin titrediğini… Ama beni bırakmadığını, bırakamadığını… Son sözlerini fısıldamıştı. Sevdiğim adamın veda sözleri kalbimde yankılanıyordu. Uyanacaktı, uyanmalıydı. Eğer o uyanmayacaksa ben onun yanında ölümümü bekleyecektim. Hayatın benden alacak başka neyi kalmış olabilirdi ki?

Usulca onun yanında beklerken ölümü siren sesleri çok daha yaklaşmıştı. Gücüm tamamen tükendiğinde geldiler. Onlar, müdahale ederken elini tutmaya çalıştım. Bu kez korkakça değil. Huysuzca hiç değil. Hayatımda ilk kez bu kadar cesur tuttum onu. Sedyesinin üstünü örttükleri esnada son kez baktım yüzüne. Ölümü gördüm ilk kez onun yüzünde…

Aşık olduğum o neşeli yüz, cansız bir heykele dönüşmüştü. Onun yerine beni almaları için dua ettim. Hiçliğe doğru kayarken kulağına eğildim. Veda etmeyecektim. Ona ilk kez ne kadar çok sevdiğimi söyledim. Çok geç kalarak. Görüşeceğimize söz verdim. Çok yakın bir zamanda tekrar bir araya geleceğimize. Hayallerimizi yaşayacağımıza.

Bu hayatta olmasa da bir başka hayatta… Bir başka hayatta seni yine bulacağım sevgilim. Yine seni seveceğim. Ama bu kez, hiçbir şeyi içimde saklamayacak, sessizce sevmeyeceğim seni…

“O Gece Hayatımı Kaybettim Ama Ölemedim” için bir cevap

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları