Bazen kendimi hayatın içinde figüran gibi hissediyorum. Sanki başrolde hep başkaları var, ben de onların sahnesinde dekor niyetine duruyorum. Ama sonra içimden bir ses yükseliyor: “Kızım, bu film sensiz ilerlemez.” İşte o an kocaman gülümseme geliyor. Çünkü aslında her birimiz kendi filmimizin başrolüyüz. Ve bunu hatırladığım anda en sıradan an bile ışığını değiştiriyor. Otobüs camından dışarı bakarken kulağımda çalan şarkı bir anda soundtrack oluyor. Kaldırımda yürürken rüzgâr saçlarımı klip çekiminde gibi dağıtıyor. Markette sırada beklerken gözümün dalıp gitmesi bile ağır çekim bir sahneye dönüşüyor. Hatta bazen yağmurda ıslanan montum, bazen telefonun kamerasına yanlışlıkla açılmış selfie açım… Hepsi bir filmin parçası gibi. Yönetmen de benim, oyuncu da, seyirci de… Kamera açısını biraz kaydırınca hayatın tonu değişiyor.
Küçük Anların Sahnesi
Ana karakter olmak, büyük olayların peşinde koşmak demek değil; asıl mesele küçücük detaylarda sahneyi bulabilmek. Arkadaşınla kahve içerken patlayan kahkahalar, eve dönerken poşetlerle boğuşup içinden “helal olsun bana” deyişin, günlerdir ertelediğin kitabı sonunda açıp ilk sayfalara gömülmen… Bunların hepsi birer kare aslında.
Elbette filmin içinde sadece mutlu kareler olmuyor; gündelik aksilikler de giriyor araya. Çok sevdiğin ayakkabının bıraktığı yara izleri, sildiğinde kıpkırmızıya dönen burun, hiç hesapta yokken patlayan gözyaşların, otobüste uyuyup durağı kaçırman, bir toplantı öncesi gömleğe kahve dökmek…
Normalde insanın canını sıkacak detaylar bunlar ama ana karakter gözüyle bakınca dramatik bir sahneye dönüşüyor. Çünkü filmler de öyle değil mi zaten? Hem parıltı hem dağınıklık, hem kusursuz görünen anlar hem de içten gelen kırılmalar yan yana duruyor.
Başrol Olmanın Dönüm Noktaları
Ana karakter olmak biraz da cesaret işi. Başkasının senaryosunu oynamayı bırakmak gerekiyor. Hayalini denemek, yüksek sesle “hayır” diyebilmek, yalnız kalmayı göze almak… İşte bunlar filmin dönüm noktaları. Bazen seyirciler bu sahneyi alkışlamaz, hatta sahneden inmeni ister. Ama olsun. Çünkü sahne senin, ışık senin, replik senin! Sen olmadan film ilerleyemez zaten.
Üstelik cesaret sadece büyük karar anlarında değil, küçük seçimlerde de gizli. Bir toplantıda fikirlerini saklamadan söylemek, gitmek istemediğin bir daveti reddetmek, kendi zamanını çalacak insanlara mesafeni koymak… Bunların her biri aslında senin filminde kahramanın kendi yolunu çizdiği sahneler. Ana karakter olmak demek, herkesin senin hakkında ne düşündüğünü kontrol etmeye çalışmayı bırakıp kendi sesini duymayı seçmek. Çünkü filmin en unutulmaz repliği, kalabalığın istediği değil, senin gerçekten içinden gelen cümle oluyor.
Aslında işin sırrı tam da burada gizli… O küçük cesaretler birikir, birikir ve sonunda kendi hikâyeni yazma gücü verir. Başkasının yazdığı replikleri okumak yerine kendi cümlelerini kurmaya başlarsın. O noktada anlarsın ki sahnenin senaristi de senmişsin.
Senaryonu yazarken hayatın tek kişilik olmadığını fark edersin. Yan roller çıkar karşına, bazıları uzun süre sahnede kalır, bazıları sadece bir sahnede görünür. Ama hikâyenin merkezinde hep sen varsın.
Yan roller gelir gider, bazıları uzun kalır, bazıları bir sahnede kaybolur. Ama başrol hep sende. Bu oyunun en önemli seyircisi ise yine sensin. Başarılı bir sahneden sonra kendini alkışlamayı, tökezlediğinde kalkıp devam etmeyi öğreniyorsun. Çünkü ana karakterler düşer ama kalkar da. Yoksa film ilerlemez. Zaten iniş çıkışlar olmazsa hikâye sıkıcı olurdu.
Belki de asıl mesele şu: Hayat tek seferlik bir film ve geri sar tuşu yoktur. Bu yüzden sahnelerini dolu dolu yaşamak, kendi repliklerini söylemek, fon müziğini iyi seçmek önemlidir. Ana karakter olduğunu hatırladığında yürüyüşün bile değişir; daha dik, daha kendinden emin, daha farkında olursun. Aynaya baktığında sıradan birini değil, kendi hikâyenin başrolünü görürsün. Ve işin güzelliği şudur: Başrol olmak, başkasından rol çalmak değil; kendi rolünü en içten, en sana yakışan hâliyle yaşamaktır.










Yorum bırakın