30’dan Önce Bir Şey Olmam Gerekiyor!

30 yaşıma neredeyse bir ay kaldı. Ben de hayatı kaçırmadığıma kendimi ikna etmek için küçük çaplı bir kriz organize ettim. Adına da kişisel gelişim ve hobi edinme dedim.

Tiyatroya gidiyorum, pole dansa gidiyorum. Bedenimle barışmak ister gibi reformer pilatesi, hamak yogayı, pazar sabahı yüzmelerini ve hafta içi ara sıra koşmayı hayatıma sıkıştırıyorum. Evde dört kilo seramik çamuru, çizilmeyi bekleyen tuvaller ve yapılmayı bekleyen legolar var. Bir köşede okunacak kitaplar, izlenecek filmler; başka bir köşede amatörce öğrenilmeyi bekleyen bilgisayar oyunu yapma hevesim ve yazılmayı bekleyen romanım duruyor. Kısacası evin her yerinde ”Burçak bir ara kendini bulacak” diye bekleyen küçük küçük kanıtlar var.

Bir de içimde, bütün bunlara rağmen hâlâ geç kaldığını düşünen bir kız çocuğu var. Çünkü ben hep 30’larımda hayatımın değişeceğine inanıyordum. Sanki 30, takvimde bir yaş değil de büyülü bir kapıydı. Açılınca her şey yerine oturacaktı. Ben daha sakin, daha güzel, daha fit, daha yaratıcı, daha sosyal, daha başarılı olacaktım. Daha ‘olmuş’ biri.

Sonra kapının arkasından yine ben çıktım. Üstelik biraz yorgun, biraz dağınık, biraz fazla hevesli, biraz fazla panik halinde bir ben.

İçimdeki sesin nefes aldırmaya niyeti yok. Kadın resmen yaşam koçu, spor hocası, editör, kariyer danışmanı ve toksik teyze karışımı bir şey. Sabah ”koş” diyor, öğlen ”kitabını bitir” diyor, akşam ”oyun projen neden hâlâ taslakta?” diye hesap soruyor. Gece uyumadan Reels kaydırırken de karşıma 24 yaşında kendi markasını kurmuş, sabah 5’te kalkıp yoga yapan, sonra da evde matcha içerek roman yazan insanları çıkarıyor. Teşekkürler algoritma. Zaten iyiydik.

Şaka bir yana; bazen insanın karşısına çıkan her şey, içinde zaten bağıran bir sesi biraz daha yükseltiyor. O videoları izledikçe gerçekten bir şeyleri kaçırmışım gibi hissediyorum. Sanki herkes bir yerden başlamış, bir şeye dönüşmüş, bir hayat kurmuş da ben hâlâ kendi içimde toplanma aşamasındayım.

Ama sonra düşündüm. Bütün bu telaş gerçekten bir yere yetişme telaşı mıydı, yoksa kendime geri dönme çabası mı? Belki de ben yetişmeye çalışmıyorum. Belki de ben kendimi toplamaya çalışıyorum. Dağılmış, ertelenmiş, bastırılmış, içte kalmış bütün parçalarımı tek tek çağırıyorum.

Sahnede olmak isteyen tarafımı tiyatroya götürüyorum. Bedeninden utanmadan hareket etmek isteyen tarafımı pole dansa yazdırıyorum. Daha güçlü hissetmek isteyen tarafımı pilatese, yüzmeye, koşuya gönderiyorum. Ellerimle bir şeye şekil vermek isteyen tarafıma seramik çamuru alıyorum. İçimde renge dönüşmemiş ne varsa diye tuval bekletiyorum. Parça parça bir şey kurmayı seven tarafıma lego alıyorum. Sadece hikâye yazmak değil, dünya tasarlamak isteyen tarafıma oyun yapmayı öğretiyorum. İçimde yıllardır büyüyen hikâyeye de ”tamam, artık seni ciddiye alıyorum” deyip roman dosyası açıyorum.

Belki de bunların hepsi tamamlanmamış işler değil, içimdeki farklı odaların kapılarıydı. Kulağa çok güzel geliyor, biliyorum. Biraz şiir, biraz Pinterest panosu, biraz da kendini gerçekleştirme kokulu mum… Ama hepsine aynı anda başrol verirsen içeride kaos çıkıyor. Zaten çıktı!

Evde seramik çamuru bana bakıyor, tuval bana bakıyor, kitaplar bana bakıyor. Ben de onlara bakıp ”Bugün de hiçbirimiz bir yere varamadık kızlar” diyorum. Çünkü beni asıl yoran şey çok şey yapmak istemem değil; her şeyin benden bir sonuç beklemesi. Kısacası yaşamadığım hayatın bile yapılacaklar listesi var.

Ama yaratıcı hayat böyle işlemiyor galiba. Bazen bir şeyin evde durması bile önemli. Her hevesin hemen sonuca dönüşmesi gerekmiyor. Bazı şeyler bitirilmek için değil, içimizde hâlâ yaşayan bir tarafı hatırlatmak için bekliyor. Belki de bu hissin adı geç kalmışlık değildir.

Belki bunun adı biraz birikmiş yaşam arzusu, biraz ertelenmiş benlik, biraz kendine dönme telaşı, biraz yaratıcılık patlaması, biraz 30 eşiği sendromu, biraz da hayatı kaçırdım sanırken hayata yeni başlama halidir.

Çünkü hayat bazen tam da beklediğimiz gibi değişmiyor. 30’dan önce mucizevi bir şekilde toparlanmıyor. Bir anda ünlü olmuyorsun. Bir anda bambaşka bir işe geçmiyorsun. Bir anda mükemmel bedene, mükemmel aşka, mükemmel kariyere ulaşmıyorsun.

Ama daha büyük bir şey oluyor: Kendini daha fazla inkâr edemiyorsun. Bu da hayat değişimidir. Çünkü insan bazen 20’lerinde kendinden kaçıyor; 30’larında ise kendine yakalanıyor.

O yüzden artık kendime ”Ben neye geç kaldım?” diye sormak istemiyorum. Çünkü bu soru beni hep eksik bir yerden başlatıyor. Onun yerine şunu sormak istiyorum: ”Ben 30’larıma hangi Burçak’ı büyüterek girmek istiyorum?”

Çünkü hepsi aynı anda büyüyemez. Ama hepsi aynı evrenin parçası olabilir. Belki de 30 yaş bir deadline, bir jüri günü, bir final sınavı değildir. Bir ”hadi bakalım, ne oldun?” masası hiç değildir. Belki 30 yaş sadece bir eşiktir.

Ben de bu eşiğin adını ”Kendime Geç Kalmadım” koymak istiyorum. Çünkü geç kalmak başka, kendini ertelemeyi bırakmak başka. 30’a her şeyi bitirmiş biri olarak girmeyeceğim. Muhtemelen seramik çamurumun yarısı hâlâ poşette olacak. Bazı tuvaller boş kalacak. Kitapların hepsi okunmayacak. Oyun yapmayı hâlâ yarım yamalak biliyor olacağım. Romanım belki yine geceleri beni dürtüp ”beni yaz” diyecek. Pilates hocası şimdi nefes alıyoruz diyecek ve muhtemelen ben yine yanlış yerde nefes alacağım. Ama belki de mesele bu değildir. Belki mesele, 30’a tamamlanmış biri olarak değil; kendini artık ertelemeyen biri olarak girebilmektir.

Ben 30’a geç kalmış gibi değil, kendime geç uyanmış gibi giriyorum. Ve bu cümlede hem biraz acı, hem biraz umut, hem de salonda beni bekleyen dört kilo seramik çamuru var. O da artık kusura bakmasın. Ben önce kendimi yoğuruyorum.

Yorum bırakın

Biri içime dönüyor, acılarımı yazıyor.
Diğeri dışarıyı okuyor, kelimelerini işe dönüştürüyor.
Biri şifa, biri strateji…
Biri, “Neden bunu hissediyorsun?” derken;
diğeri “Neden hâlâ yazmıyorsun?” diye fısıldıyor.

Ve ben, ikisinin arasında varım.
Bu blog da onların ortak sesi!

Instagram Notları