Geçmiş Zaman Kipinde Bir Aşk

Bazı insanlar hayatımızdan çıktığında onları hemen geçmiş zamana çeviremiyoruz. Dilimiz çeviriyor belki; “severdi” diyoruz, “gelirdi”, “böyle derdi”. Ama kalbin dilbilgisi biraz daha yavaş çalışıyor. Bir zamanlar gününün içine karışmış, sesindeki küçücük bir değişiklikten ne hissettiğini anlamış birinin, artık yalnızca “eskiden” diye başlayan cümlelerde yaşayacak olması tuhaf geliyor.

Daha dün ona anlatmak için biriktirdiğin şeyler varken bugün o cümlelerin gideceği bir adres yok. Üstelik onun hayatı da senden habersiz devam ediyor. Nasıl olduğunu bilmiyorsun. Sabahları hâlâ alarmı erteliyor mu, canı sıkılınca kimi arıyor, bir şeye çok güldüğünde başını yine geriye atıyor mu? Bir zamanlar sormana bile gerek kalmadan bildiğin şeyleri artık öğrenemiyorsun.

Bazen bütün bunlar insana yaşadıklarından bile şüphe ettiriyor. İki kişinin arasında bu kadar büyük bir dünya kurulmuşken nasıl oluyor da sonra birbirlerinden haber almadıkları aylar, yıllar geçebiliyor?

Ayrılığın en zor tarafını büyük anlarda yaşayacağımı sanırdım. Son konuşmada, kapıyı kapatırken, bir fotoğrafı silerken… Oysa bazen markette saçma bir ürün gördüğünde yakalıyor seni. Fotoğrafını çekip göndereceksin; elin telefona gidiyor, sonra duruyorsun. Aklın biliyor elbette, çoktan bitti. Ama gününün içindeki o küçücük şeyi onun da görmesini istemekten henüz vazgeçmemişsin.

İşte o iki saniyede yeniden ayrılıyorsun. Güzel bir haber aldığında ilk onun adı aklına gelip sustuğunda da öyle. Kimsenin anlamayacağı eski bir şakayı hatırladığında da. İnsan sevdiği birini bir gecede kaybetmiyor; yokluğuna günün içinde rastlaya rastlaya alışıyor.

Geçenlerde dinlediğim bir şarkı, bir ilişkinin sonlarına doğru söylediklerimizi düşündürdü bana. Başta derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bir şey düzelsin, karşımızdaki bizi duysun istiyoruz. Sonra duyulmadıkça sesimiz değişiyor. “Beni anla” diye başlayan konuşma, bir süre sonra “Nasıl anlamazsın?” diye devam ediyor. Ardından insanın kendi ağzından çıktığına bile şaşırdığı sözler geliyor; iğneleyici bir cümle, eski bir hesabın yeniden açılması, gece yarısı yazılıp sabahına pişman olunan bir mesaj…

Bazen ilişki bitiyor ama o konuşma bitmiyor. Karşımızda kimse yokken de kendimizi anlatmayı sürdürüyoruz. Duşta cevap veriyoruz mesela. Yolda yürürken, yıllar önce söylenmiş bir sözün en doğru karşılığını buluyoruz. Geç kalmış olmanın da kendine göre bir öfkesi var.

Sonra bütün bunların arasından hiç beklemediğin bir özlem çıkıyor. Kızgınsın, geri dönmek istemiyorsun, yan yana gelseniz neden ayrıldığınızı yeniden hatırlayacağını da biliyorsun. Yine de eski bir şarkı çalınca bir yerin sızlıyor. Kalp biraz yüzsüz bir organ; gidenin arkasından hâlâ sandalye çekebiliyor.

Üstelik özlediğin şeyin ne olduğunu her zaman kolayca söyleyemiyorsun. Bazen onun seni tanımasını özlüyorsun. Ağlamamak için ne yaptığını bilmesini, korktuğunda şakaya vurduğunu anlamasını, telefondaki ilk “alo”dan gününün nasıl geçtiğini sezmesini… Her şeyi baştan anlatmak zorunda kalmadığın o yakınlığı.

Dünyanın bir yerinde senin eski bir hâlini ezbere bilen biri var. Şimdi karşılaşsan belki konuşacak konu bulamayacaksın ama bir zamanlar yanında nasıl uyuduğunu biliyor. Bunu düşününce insanın içi tuhaf oluyor. Birine bu kadar yakın olmuşken sonradan selam verip vermeyeceğini bile düşünmek zorunda kalması kolay anlaşılır bir şey değil.

Biz yine de yaşamaya devam ediyoruz. İşe gidiyoruz, kahve içiyoruz, saçma şeylere gülüyoruz. Yeni insanlar tanıyor, belki yeniden âşık oluyoruz. Yalnız, eski hayatın bazı alışkanlıkları bir süre daha bizimle geliyor. Belli bir saatte telefonu kontrol etmek, bir semtten geçerken camdan dışarı bakmak, güzel bir şeyi anlatırken kimin anlayacağını düşünmek… Günün zamanla başka türlü doluyor. Bunun ne zaman olduğunu çoğu kez fark etmiyorsun bile.

Ama karşı taraf senden daha kolay devam ediyor gibi göründüğünde canın yeniden yanabiliyor. İçinden “Nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorsun?” diye geçiriyorsun. Belki bir açıklama bekliyorsun, belki yalnızca onun da hatırladığını bilmek istiyorsun. O günleri tek başına yaşamış olamayacağını kendine yeniden kanıtlamaya çalışıyorsun.

Onun geçmişi nasıl taşıdığını muhtemelen hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceksin. Göründüğü kadar kolay mı unuttu, yoksa senin bilmediğin anlarda onun da eli telefona gidiyor mu? Bu soruyla uzun süre oyalanmak mümkün. Ben de oyalandım. Sonra fark ettim ki yaşadıklarımızı hatırlamak için onun hatırladığına dair bir işaret bekliyorum.

Oysa birinin beni sevmiş olduğuna inanabilmem için bugün de sevildiğimi görmem gerekmiyor. Güzel günler, sonradan birbirimizi üzdük diye yaşanmamış olmuyor. Birlikte güldüğümüz o akşam da gerçekti, son konuşmadaki uzaklık da. Bunu kabul etmek kolay gelmiyor ama artık geçmişin her ayrıntısını yeniden sorgulamak istemiyorum.

Bazen hâlâ “Acaba beni düşünüyor mu?” diye merak ediyorum. Eskiden bu sorudan utanırdım. Hayatımda yeri kalmamış birini düşünüyorsam yeterince ilerleyememişim gibi gelirdi. Şimdi o kadar büyütmüyorum. Yıllar önce yaşadığım bir şeyi bugün hatırlayabiliyorum; bir şarkıyla hüzünlenip ardından akşam ne yiyeceğime karar verebiliyorum. Özlemin de günlük hayatın içinde böyle sıradan bir yeri varmış.

Her hatırlayışımda bir şey yapmam gerekmiyor. Mesaj atmam, fotoğraflara bakmam, kendime kızmam… Bazen aklımdan geçiyor, bir süre benimle kalıyor, sonra gün devam ediyor.

Galiba geçmiş zaman kipine de böyle geçiyoruz. Büyük bir karar vererek değil; anlatacaklarımızı başka insanlarla paylaşırken, kendi kendimize iyi vakit geçirmeyi öğrenirken, bir akşam eve döndüğümüzde aklımızın bambaşka şeylerle dolu olduğunu fark ederken. Bir zamanlar hayatımızın ortasında duran kişi yavaş yavaş bir isme dönüşüyor. O ismi duyunca hâlâ bir şey hissedebiliyoruz ama artık bütün günümüz değişmiyor.

Benim de orada kalmış bir hâlim var. Her şeyi ona anlatan, bir mesaj gelince yüzü değişen, bazı sözlere kolayca inanan bir kadın. Bazen onu özlüyorum. Bazen de bugün bildiklerimi ona söylemek istiyorum. Yine de geçmişe baktığımda yalnızca kırıldığım yerleri görmek istemiyorum; o kadın çok da güldü, sevildiğini hissetti, kendince güzel bir hayat kurmaya çalıştı.

Şimdi başka şeyler anlatıyorum, başka sofralarda oturuyorum. Yeni şakalarımız var. Eski bir şarkı çaldığında bazen durup dinliyorum; bittiğinde başka bir şarkı açıyorum.

Onu sevdim. Bir zamanlar her şeyi ona anlatırdım. Şimdi bunları geçmiş zamanla söyleyebiliyorum. Arada sesim biraz değişiyor, o kadar.


Bu yazının yanında 🎧

Can Kazaz — Zifir Sessizlikte Bulursun

Bu yazının kapısını biraz o şarkı açtı. Dinlerken kimi hatırlayacağınızı bilmiyorum. Ben dinlerken kimi özlediğimi çıkaramadım önce. Sonra fark ettim; asıl o günlerdeki kendimi özlemişim.

Bir Cevap Yazın

Bir cümle geliyor, bir anı yerine oturuyor,
bir kırık biraz daha anlam kazanıyor.

Instagram Notları