Bazı cümleleri yıllarca üzerimizde taşıyoruz. Biri bir gün bir şey söylüyor. Belki öfkeyle, belki düşünmeden, belki tam da canımızın acıyacağını bilerek… Sonra gidiyor, cümle kalıyor.
İnsan tuhaf bir canlı. Kendisine söylenen en soğuk sözleri bile bazen bir ceket gibi üzerine geçiriyor. Üstelik önü açık bir ceket… Hiçbir yeri tam kapatmıyor, hiçbir yerimizi gerçekten korumuyor ama yıllarca üstümüzden de çıkarmıyoruz.
“Çok hassassın.”
“Her şeyi büyütüyorsun.”
“İnsanları yoruyorsun.”
“Böyle yaparsan kimse yanında kalmaz.”
“Yanlış anlıyorsun.”
Sonra bir gün bunların gerçekten bize ait cümleler olduğuna inanmaya başlıyoruz.
Benim hayatımın bazı dönemleri de böyle geçti. Kendimi anlatmaya çalışarak, avaz avaz. Ama çoğu zaman ses çıkarmadan. Çünkü insanın bağırmasının çok farklı yöntemleri var.
Mesela işine dört elle sarılmak. Herkesi idare etmek. Kimsenin yükü olmamak. Masadaki herkesin yüzünü tek tek okumak. Birinin sesi biraz değiştiğinde kendi içinde bütün konuşmayı geriye doğru taramak.
“Ben ne dedim?”
“Yanlış bir şey mi yaptım?”
“Şunu başka türlü mü söylemeliydim?”
“Sorun değil,” deyip dışarıdan gayet normal görünmek, eve gidince yatağın kenarında yarım saat hiçbir yere bakmak, ertesi sabah kalkıp saçını yapmak, rimelini sürmek ve yeniden insan içine çıkmak… Gayet sofistike bir çığlık biçimi aslında.
Ben uzun süre güçlü olduğumu sandım. Sonradan fark ettim ki bazen yaptığım şey yalnızca daha yüksek sesle iyi görünmekmiş.
Biri beni yanlış anladığında açıklıyordum. Anlamadıysa biraz daha açıklıyordum. Hâlâ anlamadıysa kelimeleri değiştiriyor, cümleyi yumuşatıyor, niyetimi anlatıyor, gerekirse niyetimin niyetini de açıklıyordum.
Bir noktadan sonra insanın kendisiyle ilgili dipnotları oluyor.
- Ben aslında öyle demek istemedim.
- Yanlış anlama.
- Seni kırmak istemem.
- Belki ben fazla hassasım.
- Belki haklısın.
- Belki…
Hayatın büyük kısmı kendini parantez içinde açıklamaya dönüşüyor. Ve söylediğin her şeyin arkasına görünmez bir cümle ekleniyor: Lütfen benim hakkımda kötü düşünme. Galiba asıl yorucu olan da bu.
Çünkü artık yalnızca kendi sözünü ve duygunu taşımıyorsun. Karşındaki insanın seni nasıl anlayacağını, ne hissedeceğini, senden ne beklediğini ve senin hakkında ne düşüneceğini de taşımaya çalışıyorsun. Sonra sen bütün bunların ortasında küçücük kalıyorsun.
Birini hayal kırıklığına uğrattığımı düşündüğümde içimde görünmez bir mahkeme kurulurdu mesela. Savcı bendim, sanık bendim, hâkim de bendim. Karar aşağı yukarı hep aynı çıkardı: Biraz daha iyi olsaydın bunlar olmazdı. Ne kullanışlı sistem.
Dışarıdan kimsenin beni cezalandırmasına bile gerek kalmıyordu. Kendi işimi kendim görüyordum. Birinin yüzü düşsün, bir mesaj biraz kısa gelsin, bir konuda hayır diyeyim… İçeride hemen alarm: Bir şey oldu.
Belki de hiçbir şey olmadı. Belki biri yalnızca yorgun. Belki canı sıkkın. Belki söylediğim şeyi sevmedi. Belki beni yanlış anladı.
Eskiden özellikle sonuncusu bana dayanılmaz gelirdi. Çünkü yanlış anlaşılmayı yalnızca bir iletişim problemi gibi yaşamıyordum. Sanki hakkımda yanlış bir kayıt tutulmuş gibi hissediyordum. Ve hemen onu düzeltmek istiyordum.
Beni doğru bilsin.
Beni iyi bilsin.
Beni olduğum kişi olarak görsün.
Ama burada küçük bir sorun var: Ben kimsenin zihnine girip kendimin doğru versiyonunu yerleştiremiyorum.
Bunu kabul etmek uzun sürdü. Çünkü teoride çözüm çok kolay: “İnsanların ne düşündüğünü önemseme.” Sağ olun. Gerçekten daha önce aklımıza gelmemişti. Keşke biri daha erken söyleseydi.
İşin gerçeği öyle olmuyor. İnsan elbette önemser. Sevdiği insanların kendisini nasıl gördüğünü önemser. Değer verdiği birinin seni yanlış tanıması canını yakar. Bazen hiç tanımadığın birinin haksız bir sözü bile bütün gün zihninde dolaşır.
Mesele hiç önemsememek değil zaten. Mesele bir noktada şunu ayırabilmek: Birinin benim hakkımdaki fikri ile benim kim olduğum aynı şey değil.
Kolay değil. Özellikle kadınlara çok erken yaşta başka bir şey öğretiliyor.
- İyi ol.
- Uyumlu ol.
- Nazik ol.
- Fazla isteme.
- Fazla kızma.
- Fazla ses çıkarma. Ama sessiz de kalma, küsmüş sanırlar.
- Sınır koy. Ama kırmadan.
- Hayır de. Ama nedenini mutlaka açıkla.
- Kendini savun. Ama agresif görünme.
- Kendinden emin ol. Ama ukala olma.
- Güçlü ol. Ama kimseyi rahatsız edecek kadar değil.
Bütün bunların ortasında insan kendisini sevilebilir ölçülere göre biçmeye başlıyor. Biraz buradan kes. Biraz şurayı daralt. Bu duyguyu fazla gösterme. Bu cümleyi yumuşat. Bu isteği hiç söyleme. Bu öfkeyi eve götür. Sonra karşında sana çok uygun, tertemiz, makul bir kadın duruyor. Sadece içinde sen biraz azalmışsın.
Ben bunu uzun süre olgunluk sandım. Herkesi anlamak, her şeyi alttan almak, karşımdaki insanın neden öyle davrandığını düşünmek, kendi duyguma gelene kadar bütün ihtimalleri tüketmek…
“Belki onun da…”
“Belki aslında…”
“Belki ben…”
Benim duygum cümlenin sonuna gelene kadar yorulup gidiyordu zaten. Şimdi bazen onu başa almaya çalışıyorum: Ben ne hissettim? Bu kadar. Hemen arkasına bir savunma dosyası eklemeden.
Biri kötü biri olmak zorunda değil. Ben de mutlaka haksız olmak zorunda değilim. Bazen biri beni sevebilir ve yine de beni kırabilir. Bazen ben iyi niyetli olabilirim ve yine de birini kırabilirim.
Bazen kimse kötü değildir. Sadece bir şey kötü olmuştur. Eskiden her şeyin bir suçlusu, bir açıklaması, bir anlamı olması gerektiğini düşünürdüm. Şimdi hayatın bazı yerlerinde omuz silkmeyi öğreniyorum.
“Bilmiyorum.” Ne güçlü cümleymiş. Belki beni yanlış anladı. Belki gayet doğru anladı ve söylediğimi sevmedi. Belki bana kızdı. Belki benden beklediği şeyi yapmadım. Belki fikri değişti. Ve belki bunların hiçbirini düzeltmem gerekmiyor.
İnsan bunu ilk yaptığında tuhaf hissediyor. Eskiden üç paragraf açıklayacağın bir şey için tek cümle kuruyorsun. Bir dakika bekliyorsun. İçerideki eski sen ayağa kalkıyor: Bir şey daha yazmalıyız. Ama yazmıyorsun. Ve dünya dönmeye devam ediyor.
Bu kısım gerçekten çok şaşırtıcı. Gökyüzü çatlamıyor. Telefon alev almıyor. Kapına toplumsal kabul komitesi gelmiyor. Biri seni yanlış anlayabiliyor ve sen yine akşam yemeğini yiyebiliyorsun. İnanılmaz bir gelişme.
Galiba özgürlük biraz böyle küçük yerlerden geliyor. Bazen açıklamadığın bir cümleden, bazen sırf biri bozulacak diye değiştirmediğin bir karardan, bazen “hayır” dedikten sonra arkasına üç gerekçe eklememekten, bazen kendini kötü hissettiğinde hemen kendini suçlamamaktan. Ve belki en önemlisi, birinin yüzündeki her değişimi kendi sorumluluğun sanmamaktan.
Ben hâlâ bunu tamamen öğrenmiş değilim. Eski hâlim bazen geliyor. Yanıma oturuyor. Bir konuşmayı baştan sona yeniden oynatıyor.
“Şurada sesi değişti.”
“Bence bir şey oldu.”
“Acaba şunu yanlış mı söyledik?”
Eskiden onunla birlikte saatlerce inceleme yapardım. Şimdi bazen sadece: “Olabilir,” diyorum. Bu kelimeye de bayıldım.
Beni yanlış anlamış olabilir. Bana kızmış olabilir. Benden hoşlanmamış olabilir. Ben bir hata yapmış olabilirim.
Her ihtimali bir felakete çevirmeden tutabilmek ne büyük lüksmüş. Çünkü kendimi artık yalnızca başkalarının bana verdiği tepkilerden okumak istemiyorum.
- Bugün güldüyse iyiyim.
- Yarın kızdıysa kötüyüm.
- Beni seçtiyse değerliyim.
- Uzaklaştıysa eksiğim.
Hayır. Benim de içeride bir yerim olması lazım. Herkes gittikten sonra dönebileceğim, kapısını kapatıp “Peki ben ne düşünüyorum?” diyebileceğim bir oda.
Belki uzun zamandır aradığım şey de buydu. Birilerinin beni tamamen anlaması değil.
Benim kendimden şüphe etmeden anlaşılmamayı kaldırabilmem. Çünkü birileri beni hep eksik bilecek. Birilerine fazla geleceğim.
Birileri yalnızca hayatlarının belli bir dönemindeki hâlimle hatırlayacak. Birinin kafasında huysuz olacağım. Bir başkasının hikâyesinde bencil. Biri “çok değişti” diyecek. Muhtemelen haklıdır. Umarım değişmişimdir zaten.
Kimsenin elinde benim bütün dosyam yok. Bazen benim bile yok. O yüzden herkesin zihninde koşup parçalarımı toplamaya çalışmak istemiyorum artık.
Ben kendime döndüğümde ne gördüğümü biliyor muyum? Kendi niyetimi biliyor muyum? Hata yaptığımda görebiliyor, gerektiğinde özür dileyebiliyor muyum? Birinin beni sevmemesini hemen karakter kusuruma çevirmeden taşıyabiliyor muyum? Bunlara vereceğim cevaplar, herkesin benim hakkımda aynı şeyi düşünmesinden daha önemli.
Belki büyümek biraz da kendimize dair bütün tanımları dışarıdan toplamayı bırakmak. Herkese gidip: “Ben kimim?” diye sormamak.
Çünkü herkes başka bir cevap verecek. Birinin yanında çok konuşmuşumdur. Birinin yanında susmuşumdur. Birine fazla gelmişimdir. Bir başkasına eksik.
Birinin hayatında çok iyi bir insan olmuşumdur. Bir başkasının hikâyesinde muhtemelen sinir bozucuyumdur. Ve biliyor musunuz? Sanırım buna dayanabilirim. Bunu birkaç yıl önceki hâlime söylesem muhtemelen hafifçe fenalaşırdı.
Onu da seviyorum. Çok uğraştı. Kimsenin kalbinde kötü bir iz bırakmamak için çok uğraştı. Kendisini düzgün anlatırsa her şeyin düzelebileceğine inandı. Bazen bir insanın sevgisini kaybetmemek için kendi cümlelerinin sivri yerlerini elleriyle törpüledi.
Sonra o törpü biraz kendisine değdi. Şimdi ellerini dinlendirebilir. Çünkü bazen gerçekten yanlış yapacağım. Bazen kötü bir cümle kuracağım. Bazen özür dilemem gerekecek. Bazen biri haklı olacak ve ben olmayacağım. Bunların hiçbirinden kaçmak istemiyorum.
Sadece artık hata yapmakla yanlış anlaşılmayı, birini üzmekle kötü biri olmayı, birinin hoşnutsuzluğuyla kendi değersizliğimi aynı şey sanmak istemiyorum.
Aralarında mesafe var. Ben de o mesafenin içinde biraz nefes almak istiyorum. Belki bazen yine fazla açıklarım. Beni tanıyanlar bilir, bu ihtimal oldukça yüksek. Belki bir mesajı yazıp silerim. Belki birinin sesi değiştiğinde içimdeki küçük dedektif yine masasının başına geçer.
Ama artık onun her raporuna inanmak zorunda değilim. Bazen dosyayı kapatabilirim. Hiçbir sonuca varmadan kalkabilirim. Gerekli yerde kendimi anlatırım. Gerekli yerde özür dilerim. Gerekli yerde fikrimi değiştiririm.
Ama kendimi herkesin zihnine doğru biçimde yerleştirebilmek için ömrümü harcamayacağım.
Çünkü galiba insanın kendisine sahip çıkmasının çok sessiz bir hâli de bu: Birinin seni yanlış anlamasına izin vermek ve hemen peşinden koşmamak. Birinin senin hakkında eksik bir fikri olabileceğini bilmek ve yine de kendinden bir parça eksilmemesi. Birinin senden memnun olmaması ve eve döndüğünde hâlâ kendi içinde oturabileceğin bir yer bulmak.
Uzun zamandır “beni anla” diye yaşayan tarafım için bu biraz korkutucu. Ama diğer tarafım ilk kez rahatlıyor.
Ceket hâlâ üzerimde belki. Yıllarca topladığım cümlelerden yapılmış. Ama artık fark ediyorum: Zaten önü açıkmış. Hiçbir zaman beni gerçekten korumamış. Belki çıkarmak sandığım kadar zor değildir. Belki altında ben hâlâ buradayım.
Ve belki bugün ilk kez şu cümleyi söylerken kendimi savunmak için arkasına hiçbir şey eklemek istemiyorum: Beni yanlış anlayabilirsin. Ben kendimi yanlış anlamadığım sürece, bununla yaşayabilirim.









Yorum bırakın