Çocukken bazı masalları sever, bazılarını ise seçeriz. Aradaki farkı ise çoğu zaman ancak büyüdüğümüzde anlarız. Çünkü yıllar sonra dönüp baktığımızda fark ederiz ki, bazı hikâyeler bize sadece güzel değil; tanıdık da gelmiştir. Sanki onları ilk kez duymuyormuşuz gibi. Sanki bir yerlerde, çok önceden, onları zaten biliyormuşuz gibi.
Belki bu yüzden aynı filmi onlarca kez izledik. Belki bu yüzden bazı hikâyelere tekrar tekrar döndük. Belki de bu yüzden, yüzlerce masalın arasından yalnızca biri bizimle kaldı. Çocukluğumuzun raflarında değil; içimizde bir yerde yaşamaya devam etti.
Peki, neden? Neden bazı çocuklar Kırmızı Başlıklı Kız’ın peşinden ormana girmek isterken, bazıları Peter Pan ile uçmayı hayal etti? Neden bazıları Güzel ve Çirkin’in büyülü şatosunda kaybolurken, bazıları Alice’in peşinden tavşan deliğine atlamayı seçti?
Belki de cevap masalların içinde değildi. Belki cevap, o masalları seçen çocukta saklıydı.
Çünkü çocuk zihni henüz mantıkla değil, sembollerle çalışır. Biz yetişkinler dünyayı anlamaya çalışırız; çocuklar ise onu hisseder. Hangi karaktere yakınlaştıklarını, hangi sahnede korktuklarını, hangi cümlede içlerinin ısındığını açıklayamazlar. Ama ruhları, zihinlerinden çok daha önce karar verir.
Ve bazen bir masal seçmek, aslında bir hikâye seçmek değildir. Belki de ruhumuz, daha çocukken hangi sorularla büyüyeceğini seçmiştir.
Psikiyatrist ve analitik psikolojinin kurucusu Carl Jung’a göre insan zihni yalnızca anılarla değil, sembollerle de düşünür. Kahramanlar, cadılar, kuleler, canavarlar, ormanlar ve büyülü yolculuklar… Bunların hiçbiri yalnızca bir hikâyenin dekoru değildir. Hepsi insan ruhunun farklı parçalarını temsil eden evrensel sembollerdir.
Jung, dünyanın neresinde doğmuş olursak olalım, insanlığın ortak bir sembol mirası taşıdığını düşünüyordu. Buna ”kolektif bilinçdışı” adını verdi. Bu ortak mirasın içinde ise arketipler bulunuyordu: Kahraman, Bilge, Anne, Gölge, Asi, Masum, Kaşif…
Belki de bu yüzden binlerce kilometre uzakta, farklı bir zamanda yazılmış bir masal bile bize tuhaf bir yakınlık hissi verebiliyor. Çünkü bazen bir masalı sevmiyoruz; onun içinde kendi ruhumuzun bir parçasını tanıyoruz.
Jung’a göre insanın yaşam yolculuğu, aslında kendi içindeki parçaları tanıma ve bütünleştirme yolculuğudur. Bu sürece “bireyleşme” adını verir. Ve ilginç olan şu ki, birçok masal da tam olarak bunu anlatır: Kahramanın bilinmeyene gitmesini, karanlıkla yüzleşmesini, dönüşmesini ve sonunda kendine başka bir hâlde geri dönmesini.
Bu yüzden çocukken bizi tekrar tekrar kendine çeken masal, belki de bilinçdışımızın rastgele yaptığı bir seçim değildi. Belki de ruhumuz, henüz kelimelere dökemediği bir soruyu, bir korkuyu ya da bir arzuyu o hikâyenin içinde tanımıştı.
Bu elbette bilimsel olarak kesin şekilde kanıtlanmış bir gerçek değil. Ancak psikoloji, mitoloji, arketip çalışmaları ve sembol okumaları uzun yıllardır aynı sorunun peşinden gidiyor: Neden bazı hikâyeler bizi hiç bırakmıyor?
Benim için bu sorunun cevabı iki masalda saklıydı.
- Güzel ve Çirkin.
- Ve Alice Harikalar Diyarında.
Güzel ve Çirkin: Belki de Hiçbir Zaman Bir Aşk Hikâyesi Değildi
Çocukken Güzel ve Çirkin’i neden bu kadar sevdiğimi bilmiyordum. Belki Belle fiziksel olarak kendime en yakın hissettiğim prensesti. Belki sarı elbisesi çok güzeldi. Belki şatosu büyülüydü. Belki de ilk kez bir masalda kurtarılmayı bekleyen kişinin bir prens olması hoşuma gitmişti.
Ama bugün dönüp baktığımda, beni büyüleyen şeyin aşk değil, dönüşüm olduğunu görüyorum. Çünkü Güzel ve Çirkin aslında hiçbir zaman bir kadının kötü bir adamı değiştirmesi masalı olmadı. Bu, insanın kendi içindeki canavarla karşılaşma hikâyesiydi.
Carl Jung’un kuramında “Gölge” adını verdiği bir arketip vardır. Gölge; bastırdığımız, korktuğumuz, utandığımız, görmek istemediğimiz taraflarımızı temsil eder. Öfkemiz, kıskançlığımız, kibirimiz, korkularımız, utancımız, kırılmışlığımız… Kısacası, “Ben böyle biri değilim.” diyerek kendimizden uzaklaştırdığımız her şey.
Belki de Çirkin tam olarak buydu. Öfkeli, yaralı, sevilmeye değmez hisseden, korktuğu için saldıran, kendini koruyabilmek için kendini korkutucu hâle getiren… Belki de bu yüzden Çirkin bize hiç yabancı gelmez. Çünkü dürüst olalım; hepimizin içinde, sevilmek isteyen ama sevilmeye layık olmadığına inanan bir yer vardır.
Ama yıllar sonra fark ettiğim şey şu oldu: Bu masalda asıl dönüşen kişi yalnızca Çirkin değil. Belle de dönüşüyor. Aslında masalın başında ikisi de eksik.
Prens, sahip olduğu her şeye rağmen kendi içindeki karanlıkla karşılaşmamış bir adam. Belle ise yaşadığı dünyanın ona yetmediğini bilen, ama ne aradığını henüz tam olarak bilmeyen bir kadın. Belki de bu yüzden Belle kasabasında hep tuhaf bulunuyor. Çünkü o, diğerlerinin yaptığı gibi yaşamayı kabul etmiyor. Gaston’u reddetmesi de bu yüzden önemli.
Gaston yalnızca bir karakter değil; toplumun bize sunduğu doğru seçimleri temsil ediyor. Yakışıklı, başarılı, güçlü, herkes tarafından onaylanan… Ama Belle onun yerine bir canavarı seçiyor. Çünkü bazen ruh, mantığın seçmeyeceği şeyi seçiyor. Ve bence masalın en önemli kısmı tam burada başlıyor.
Çünkü Belle’in yolculuğu aslında şatoya girdiği an başlıyor. Ve belki de o şato gerçek bir yer değil. Belki de şato, insanın kendi bilinçdışı. Dış dünyadan kopuk, kapıları kilitli, koridorları karanlık… İçinde konuşan nesneler, unutulmuş odalar ve yüzleşmek istemediğimiz şeyler var.
Jung’un dediği gibi, insan kendi gölgesiyle karşılaşmadan bütünleşemez. Belle’in yaptığı şey de tam olarak bu. O, canavarı öldürmeye çalışmıyor. Ondan kaçmıyor. Onu düzeltmeye çalışmıyor. Sadece ona bakıyor. Ve bazen insanın hayatında yaşayabileceği en büyük dönüşüm de bu oluyor: Birinin sana ilk kez korkmadan bakması.
Benim masaldaki en sevdiğim sembol ise her zaman kırmızı güldü. Çünkü gül yalnızca bir zaman sayacı değildi. Gül; dönüşüm ihtimali, insanın içindeki sevme ve sevilme kapasitesi, kendi içindeki eril ve dişil parçaları bir araya getirme ihtimali gibi birçok şeydi. Bu yüzden gülün yaprakları düştükçe, aslında zaman değil; insanın kendine ulaşma fırsatı azalıyordu.
Ve sonra masalın sonuna geliyoruz. Çocukken bu sahneyi hep ”aşk kazandı” diye okuyordum. Bugün ise başka bir şey görüyorum. Çirkin, Belle sayesinde prens olmuyor. Çirkin, kendi karanlığıyla yüzleşmeyi kabul ettiği için dönüşüyor.
Belle de Çirkin’i seçtiği için ödüllendirilmiyor. O da kendi korkusunun içine yürümeyi göze aldığı için dönüşüyor. Belki de bu yüzden Güzel ve Çirkin hiçbir zaman bir aşk hikâyesi olmadı. Bu, iki insanın birbirini kurtarma hikâyesi de değildi. Bu, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleştiğinde yeniden insanlaşabileceğine dair bir umut hikâyesiydi.
Alice Harikalar Diyarında: Belki de Hiçbir Zaman Bir Çocuk Masalı Değildi
Ve sonra Alice. Sanırım çocukluğumun en büyük bilmecesi. Çünkü Alice hiçbir şeyi kurtarmaya çalışmıyor, hiçbir şeyi düzeltmiyor, hiçbir şeyi kontrol edemiyor. Hatta çoğu zaman ne olduğunu bile anlamıyor. Sadece düşüyor ve ardından, belki de bütün insanlığın en eski sorusunu tekrar tekrar soruyor: ”Ben kimim?”
Belki de Alice Harikalar Diyarı’nı sevmemin sebebi buydu. Çünkü büyüdükçe fark ettim ki, Harikalar Diyarı aslında bir yer değil; bir bilinç durumu. Mantığın çalışmadığı,
zamanın büküldüğü, kimliğin sürekli değiştiği, gerçekliğin sorgulandığı, insanın kendini tekrar tekrar kaybettiği bir iç dünya. Ve belki de bu yüzden Alice bana hiçbir zaman gerçek bir masal gibi gelmedi. Daha çok bir rüya gibiydi. Ya da dürüst olmak gerekirse, bazen kendi zihnimin içi gibi. Çünkü Alice’in yolculuğu bir kahramanın yolculuğu değil, bir kimlik yolculuğuydu.
Lewis Carroll’un yarattığı bu dünya, yıllardır psikologlar, filozoflar ve sembol araştırmacıları tarafından farklı şekillerde yorumlanıyor. Jung’un bakış açısından bakarsak ise Alice’in tavşan deliğinden düşmesi, insanın bilinçdışına yaptığı yolculuğun sembolü olarak okunabilir.
Çünkü bireyleşme yolculuğu her zaman bir düşüşle başlar. Önce bildiğin dünyayı kaybedersin, sonra kendini… Ve ancak ondan sonra kim olduğunu gerçekten sormaya başlarsın. Belki de bu yüzden hikâye, Alice’in tavşanı takip etmesiyle başlar. Çünkü tavşan, Jungçu sembolizmde sıklıkla sezgiyi, çağrıyı ve insanın henüz anlamlandıramadığı içsel dürtüleri temsil eder. Alice tavşanı takip ederken aslında bir hayvanı değil, kendi merakını takip ediyor olabilir.
Ve sonra uzun, karanlık, sonu görünmeyen bir boşluğa düşüyor. Belki de büyümenin kendisi de biraz böyledir. Nereye gittiğini bilmeden düşmek, kim olacağını bilmeden değişmek…
Alice’in hikâyesi boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de sürekli büyüyüp küçülmesi oldu. Çocukken bunu komik buluyordum. Bugün ise bunu neredeyse ürkütücü buluyorum. Çünkü hayatımız boyunca yaptığımız şeylerden biri de bu değil mi?
Bazen kendimizi olduğumuzdan çok daha büyük hissederiz. Bazen küçülürüz. Bazen hiçbir yere sığamayacak kadar fazla oluruz. Bazen de görünmez olacak kadar küçülürüz. Ve Alice bütün bunları fiziksel olarak yaşar. Belki de bu yüzden, onun yaşadığı dönüşümler bize bu kadar tanıdık gelir.
Sonra kapılar gelir, anahtarlar, yanlış odalar, açılmayan geçitler… Ve belki de Alice’in en insani tarafı tam burada ortaya çıkar. Çünkü bazen doğru anahtara sahip olmak bile yeterli değildir. Hangi kapının senin için olduğunu da bilmen gerekir.
Çılgın Şapkacı’yı düşünelim. Çocukken eğlenceli görünür. Büyüdüğünde ise başka bir şey fark edersin. Zaman durmuş. Kimse ilerleyemiyor. Herkes aynı masanın etrafında, aynı konuşmaları tekrar tekrar yapıyor. Bu bana bazen kendi hayatlarımızı hatırlatıyor. İçinde sıkışıp kaldığımız düşünceleri, tekrarlayan korkuları, bitmeyen döngüleri…
Ve sonra Kupa Kraliçesi geliyor. Belki de Harikalar Diyarı’nın en korkutucu karakteri. Çünkü o gerçek bir kötülük değil. Kontrol takıntısının, egonun ve korkunun vücut bulmuş hâli. Her şeyi yönetmek istiyor. Her şeyi kendi istediği gibi yapmak istiyor. Ve kontrol edemediği her şeyi yok etmeye çalışıyor.
Ama bütün bu kaosun ortasında Alice’in yaptığı tek bir şey var: Sorular sormak. Kendine, dünyaya, gerçekliğe…
Bence Alice’in bize öğrettiği en önemli şey şu olabilir: Kendini bulmak, aslında kendini kaybetmeyi göze alabilenlerin yolculuğudur. Ve belki de ben, çocukken Alice’i bu yüzden seviyordum. Çünkü o zamanlar bilmiyordum. Ama hayatımın büyük bir kısmını da “Ben kimim?” sorusunun peşinden giderek geçirecektim.
Peki Ya Sen Hangi Masalın İçinde Büyüdün?
Peki sen çocukken hangi masalı seviyordun? Çünkü belki cevap hâlâ orada. Belki Külkedisi’ni seviyordun. Çünkü görülmeyi, seçilmeyi ve bir gün gerçekten fark edilmeyi bekliyordun.
Belki Rapunzel’i. Çünkü özgürlük istiyordun. Belki de kendi kulenin içinde yaşadığını, ama bunu henüz adlandıramadığını hissediyordun.
Belki Küçük Deniz Kızı’nı. Çünkü ait olabilmek için kendinden vazgeçmeye meyilliydin.
Çünkü bazen sevilmek uğruna sesimizi bile feda edebiliyoruz.
Belki Peter Pan’ı. Çünkü büyümek, çocukluğunu bırakmaktan daha korkutucu görünüyordu.
Belki Pinokyo’yu. Çünkü gerçek olmayı, gerçekten görülmeyi ve olduğun kişi olarak kabul edilmeyi arıyordun.
Belki Pamuk Prenses’i. Çünkü içinde hâlâ uyanmayı bekleyen bir taraf vardı.
Ya da belki benim gibi, Güzel ve Çirkin’i ya da Alice’i seviyordun. Çünkü bir yanın kendi karanlığını anlamaya çalışırken, diğer yanın da sürekli şu soruyu soruyordu: “Ben kimim?”
Ve belki de… Hâlâ aynı masalı yaşıyorsun. Sadece artık bunu fark etmiyorsun. Belki çocukken sevdiğin masal, geleceğini haber vermedi. Ama sana hangi sorularla büyüyeceğini fısıldadı. Çünkü bazı hikâyeler gerçekten hiç bitmiyor.
İnsan bazen otuz yaşına geliyor. Ve bir gün, çocukken en sevdiği masalı yeniden izlerken fark ediyor: Aslında bütün bu zaman boyunca, o masalın içindeymiş.
Bu yazıyı yazarken fark ettim ki, her masal kendi başına ayrı bir dünya, ayrı bir psikolojik ve sembolik yolculuk… Belki bir gün Külkedisi’ni, Rapunzel’i, Küçük Deniz Kızı’nı, Peter Pan’ı ve diğer masalları da Jung’un arketipleri, semboller ve ruhsal dönüşüm hikâyeleri üzerinden tek tek incelemek isterim.
Çünkü bazen bir insanı tanımanın en kısa yolu, ona çocukken en çok hangi masalı sevdiğini sormaktır.









Yorum bırakın