Kapadokya’ya gitmeden önce bana “Kapadokya nasıl bir yer?” diye sorsalardı, muhtemelen herkesin vereceği cevapları verirdim:
Balonlar.
Peri bacaları.
Mağara oteller.
Gün doğumunda çekilen o kusursuz fotoğraflar.
Ama şimdi biri bana aynı soruyu sorsa, bu kadar basit bir cevap veremem. Çünkü artık Kapadokya’nın bir manzaradan, bir şehirden ya da bir seyahat rotasından ibaret olduğunu düşünmüyorum. Burası, Anadolu’nun kadim hafızasının hâlâ nefes aldığı; insanın zaman algısını, yön duygusunu ve hatta kendisi hakkında bildiğini sandığı şeyleri sessizce dönüştüren bir coğrafya.
Bazı yerlere siz gitmezsiniz. Bazı yerler sizi, siz daha hazır olduğunuzu bile fark etmeden çağırır. Ya da bizim durumumuzda olduğu gibi, önce en yakın arkadaşınızı çağırır.
Kapadokya fikrine ilk anda âşık olan taraf ben değildim. Hatta bu küçük kaçamak planlanırken benim aklımda çok daha farklı alternatifler vardı. Bir noktada kendimi gayet ciddi bir şekilde “Acaba sıra gecesine mi gitsek?” diye savunurken bulduğumu hatırlıyorum.
Ama en yakın arkadaşımın Kapadokya konusunda garip bir kararlılığı vardı. “Bu yer bize iyi gelecek,” diyordu. Nedenini tam olarak açıklayamıyordu ama buna gerçekten inanıyordu.
Asıl motivasyonumuz, Perili Ozanlar Vadisi’nde gerçekleşen Monolith’e gitmekti. Elektronik müziğin milyonlarca yıllık kaya oluşumlarının arasında yankılanacağı fikri bile başlı başına gerçeküstü geliyordu.
O zaman bunu sadece güzel bir etkinlik ve kısa bir kaçamak olarak görüyordum. Şimdi dönüp baktığımda arkadaşımın haklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz aslında bir festivale gitmemişiz. Birkaç günlüğüne, zamanın biraz farklı aktığı bir coğrafyanın içine girmişiz. Farkında olmadan, her birimizin ihtiyacı olan küçük bir geçiş ritüeline katılmışız.
Kapadokya neden bu kadar başka hissettiriyor?
Kapadokya’nın enerjisini tarif etmek zor. Bunun nedeni, bu coğrafyanın gerçekten de milyonlarca yıllık bir hafızaya sahip olması olabilir. Erciyes, Hasan Dağı ve Göllü Dağ’ın volkanik patlamalarıyla oluşan yumuşak tüf tabakaları; rüzgârın ve suyun binlerce yıllık sabrıyla bugün bildiğimiz peri bacalarına dönüşmüş. İnsanlar ise bu kayaların içine evlerini, kiliselerini, sığınaklarını ve hatta yeraltı şehirlerini oymuşlar.
Bu yüzden Kapadokya’da yürürken bazen bir doğa harikasının içinde değil de, yaşayan bir arkeolojik bilinçaltının içinde dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz.
“Peri bacaları” ifadesi bile başlı başına bir masal aslında. Anadolu halk anlatılarında bu tuhaf kaya oluşumlarının perilerin, ruhların ve görünmeyen varlıkların yaşadığı yerler olduğuna inanılmış. “Perili” kelimesinin bölgede bu kadar sık karşınıza çıkması tesadüf gibi gelmiyor.
Kapadokya’yı gezerken insanın içinde uyanan duygu tam olarak bu: “Burada benden önce çok fazla şey yaşandı.”
Perili Ozanlar Vadisi’nde bir gece
Bu seyahatin çıkış noktası olan Monolith, bana konserden çok modern bir ritüeli hatırlattı. Perili Ozanlar Vadisi’nin milyonlarca yıllık kaya oluşumlarının arasında, güneşin yavaş yavaş kayboluşunu izlerken yükselen ritimler, insanın içinde çok ilkel ve çok tanıdık bir yere dokunuyor.
İnsanlık tarihi boyunca yaptığımız şey biraz da buydu belki: Ateşin etrafında toplanmak, aynı ritme bedenimizi bırakmak, bir süreliğine günlük hayatın, sorumlulukların ve kimliklerin dışına çıkmak…
Ben de o gece tam olarak bunu yaptım. Dans ettim, çok dans ettim.
Bir noktada elimdeki içkinin ne kadar dolu ya da boş olduğunun hiçbir önemi kalmadığını fark ettim. Çünkü bazı anlarda insanı sarhoş eden şey alkol değil; ritim, kalabalığın ortak enerjisi ve kendini düşünmeden hareket etmeye izin vermek oluyor.
O gece, binlerce yıl önce ateşin etrafında yapılan bir törenin yalnızca müziğini değiştirmiş hâli gibiydi.
Göreme: Taşların içine yazılmış hikâyeler
Kapadokya’da beni en çok etkileyen şeylerden biri, gün batımının bu coğrafyayı bambaşka bir yere dönüştürmesi oldu.
Fotoğraflarda gördüğümüz peri bacaları, vadiler ve kaya oluşumları gün ışığında elbette etkileyici. Ama güneş ufka yaklaşmaya başladığında bütün coğrafya başka bir dile geçiyor. Renkler değişiyor, taşlar kızarıyor, gölgeler uzuyor. Bir noktadan sonra, baktığınız şeyin gerçekten bir manzara mı yoksa bir anı mı olduğundan emin olamıyorsunuz.
Kapadokya’da ilk kez o an kendimden biraz çıktığımı hissettim. Sessizce oturup güneşin kayaların arasından çekilişini izlerken, zamanın gerçekten yavaşlayabileceğine inandım. Ne telefonuma baktım ne saate. Sadece oradaydım.
Kapadokya bana bir gezi destinasyonundan çok, dünyanın hâlâ büyülü kalmayı başarmış birkaç yerinden biri gibi geldi. Çünkü bazı manzaralar yalnızca güzel değildir. Bazı manzaralar insana, kendisinden çok daha eski ve çok daha büyük bir şeyin parçası olduğunu hatırlatır.
Üç Güzeller ve insanların taşlara hikâye anlatma ihtiyacı
Üç Güzeller’e biraz spontane gittik. Oraya vardığımızda aklımda büyük bir beklenti yoktu. Etrafta anlatım yapan bir rehber vardı; biz de diğer turistlerle birlikte, milyonlarca yıllık üç kaya oluşumuna neden “Üç Güzeller” dendiğini anlamaya çalışan insanların arasına karıştık.
Rehberin anlattığı hikâyelerin hepsini bugün hatırlamıyorum. Ama hatırladığım başka bir şey var.
İnsan, bazı yerlerde açıklama aramayı bırakıyor. Çünkü normal şartlarda, üç büyük kayanın önünde durup onların bir aileyi, bir aşk hikâyesini ya da kadim bir efsaneyi temsil ettiğine inanmak pek akılcı görünmeyebilir.
Ama Kapadokya’da bu size garip gelmiyor. Aksine, milyonlarca yıldır orada duran bir şeyin, sizden önce de binlerce insanı durdurmuş, düşündürmüş ve ona bir anlam yüklemeye yöneltmiş olduğunu fark ediyorsunuz.
Anadolu’da hiçbir taş sadece taş değil. Her biri, kendisinden çok insanları anlatıyor. Ben de dönüşte yanıma iki küçük taş aldım. Bir hatıra olsun diye değil. Orada hissettiğim şeyi, eve döndüğümde de elimde tutabilmek için.
İçimde hâlâ yerde gördüğü güzel bir taşı cebine atmak isteyen o çocuğun yaşıyor olmasını sevdim.
Aşıklar Tepesi’nde göremediğimiz balonlar
Kapadokya denince akla gelen ilk görüntü kuşkusuz balonlar. Bizim şansımıza ise hava koşulları nedeniyle tüm uçuşlar iptal edildi.
Bunu öğrendiğimde biraz hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü insan, yıllardır gördüğü o kartpostal görüntüsünü bir gün kendi gözleriyle görmeyi bekliyor. Ama Kapadokya’da geçirdiğimiz birkaç günün sonunda fark ettim ki, bu seyahati balonlarla hatırlamıyorum.
Ben bu yolculuğu; Perili Ozanlar Vadisi’nde ritme kendimi bıraktığım anlarla, Avanos’ta ellerimin arasındaki çamurun hissiyle, sokaklarda tek başıma kayboluşumla, üşüdüğümüz bir akşam kediler için hazırladığım mamayla ve bir gece hiçbir açıklama yapmadan deniz kızı olduğuma karar verdiğim o absürt anla hatırlıyorum. Bazı yolculukların en güzel yanı da bu.
Gidemediğiniz yerler, göremediğiniz manzaralar ya da eksik kalan planlar, yaşadığınız deneyimin merkezinde kalmıyor. Geriye, size ne hissettirdiği kalıyor.
Yine de içimde bir yerde, bir gün yeniden Kapadokya’ya gidip gün doğumunda gökyüzüne yükselen yüzlerce balonu sessizce izleyeceğime dair güçlü bir his var.
Barbarian Medieval Tavern ve beklemediğim bir sorgulama
Kapadokya’da yapmak istediğim şeylerden biri de uzun zamandır listemde duran Barbarian Medieval Tavern’a gitmekti.
Bunun nedenini açıklamam zor. Fantastik romanlara olan sevgimden de olabilir, içimde hâlâ şömineli hanlarda geçen hikâyelere inanmak isteyen bir taraf olduğundan da.
İçeri girdiğim anda tam olarak umduğum atmosferle karşılaştım. Mumlar, taş duvarlar, ahşap masalar, loş ışıklar…
Birkaç saatliğine kendimi turistten çok, uzun bir yolculuğun ardından bir hana sığınmış fantastik bir roman karakteri gibi hissettim. Sanki birazdan bir ozan içeri girecek, bir görev alacağım ya da uzun bir yolculuktan dönmüş bir gezgin gibi şöminenin yanında oturacağım hissi vardı.
Bu his bana iyi geldi. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey gerçek hayattan kaçmak değil; kendine, başka dünyalara inanma hakkını hâlâ kaybetmediğini hatırlatmak.
Orada kılıçta servis edilen bıldırcın yedik, şarap içtik ve saatlerce o atmosferin içinde kaldık. Ama o akşam, hayatımda ilk kez, uzun zamandır görmezden geldiğim bir soruyla gerçekten yüzleştiğimi hissettim: Bir canlıyı yemekten rahatsız mı oluyorum Eğer öyleyse, bunu neden şimdiye kadar hiç ciddi ciddi düşünmemiştim?
O gece, hayatımda ilk kez, gerçekten ve samimiyetle vejetaryen olma ihtimalini düşündüm. Komik olan şu ki, bunu bana bir belgesel, bir tartışma ya da bir sosyal medya paylaşımı değil; Kapadokya’da, orta çağ temalı bir tavernada, kılıç üzerinde servis edilen küçücük bir bıldırcın düşündürdü.
Şarap, şaraplı dondurma ve yetişkin olmanın küçük ödülleri
Kapadokya’nın bir başka sürprizi de şarap kültürüydü. Volkanik toprakların üzüm yetiştiriciliğine katkısı nedeniyle bölge, Anadolu’nun en eski şarap geleneklerinden birine sahip.
Biz de şarap tadımı yaptık, ardından şaraplı dondurma denedik.
Bazı deneyimler size büyük hayat dersleri vermez. İçinizde derin kapılar açmaz. Sadece mutlu eder. Bu da onlardan biriydi.
Avanos’ta toprağa dokunmak
Kapadokya’ya giderseniz, Avanos’ta bir seramik atölyesine mutlaka uğrayın. Benim için bu deneyimin adı Ottoman Art Ceramic oldu.
Çünkü bazen seyahat etmek sadece görmek değil, dokunmaktır. Parmaklarımın arasında dönen çamuru izlerken uzun zamandır ilk kez acele etmediğimi fark ettim. Toprak bana şunu hatırlattı: Her şeyin hemen şekillenmesi gerekmiyor. Bazı şeyler zamanla oluyor. Bazı şeyler, biraz dağıldıktan sonra güzelleşiyor.
Kapadokya’nın bende ortaya çıkardıkları
Bazı seyahatlerden geriye fotoğraflar kalıyor. Bazılarından ise o yolculuk boyunca kim olduğunuz. Kapadokya benim için ikinci türden bir yer oldu.
Bu seyahatte birçok yerde kendi küçük köklenme ritüellerimi yaptım. Bazen ayakkabılarımı çıkarıp toprağa bastım. Bazen bir kayanın üzerine oturup hiçbir şey yapmadan etrafı izledim. Bazen de sadece nefes aldım. Ve çoğu zaman yürüdüm.
Kapadokya sokaklarında amaçsızca kaybolmanın garip bir huzuru var. Çünkü burada kaybolmak, yönünü kaybetmek gibi hissettirmiyor. Daha çok, uzun zamandır susturduğunuz bir sesle yeniden karşılaşmak gibi. Bir noktada, aslında ne kadar uzun zamandır hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yürümediğimi fark ettim.
Sonra bir gece, hiçbir mantıklı açıklaması olmadan, deniz kızı olduğuma karar verdim ve jakuzide uyuyakaldım. Bu davranışı savunmaya çalışmayacağım. Ama insanın kendini güvende, rahat ve mutlu hissettiği yerlerde ortaya çıkan tarafları, en gerçek tarafları oluyor.
Bir akşam ise çok üşüdüğümüz için çorba aldık. Sonra ben, tamamen içgüdüsel bir şekilde, o çorbanın içine ekmek doğrayıp onu Kapadokya sokaklarındaki kedilere vermeye karar verdim.
Ve o gece beni doyuran şey çorbayı içmek değil, onu paylaşmak oldu.
Kapadokya’dan döndüğümde fark ettim ki; büyümüş olabilirim ama içimde hâlâ toprağa dokunmak isteyen, taş biriktiren, kedileri doyurmaktan mutlu olan, ritimle sarhoş olabilen ve bazen hiçbir açıklama yapmadan deniz kızı olduğuna karar verebilen biri yaşıyor.
Ve evet, dönüşte uçağı kaçırdık
Her iyi hikâyenin küçük bir felakete ihtiyacı vardır. Bizimki de buydu.
Ama bugün dönüp baktığımda, Kapadokya’yı ne kaçırdığımız uçakla, ne göremediğimiz balonlarla, ne de eksik kalan planlarla hatırlıyorum.
Ben Kapadokya’yı; taşların arasında dolaşırken biraz daha yavaşlamış, toprağa dokunurken biraz daha köklenmiş, kaybolurken biraz daha kendime yaklaşmış halimle hatırlıyorum.
Ve şimdi dönüp baktığımda şunu biliyorum: Kapadokya’da gördüğüm en etkileyici manzara ne balonlardı ne de vadiler… Birkaç günlüğüne de olsa, kendimin unuttuğum bir versiyonuyla yeniden karşılaşmaktı.









Yorum bırakın