Bazen bir hikâye daha başlamadan biter. Ben bunu geçenlerde çıktığım bir ilk buluşmada öğrendim.
Gitmeden önce içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Mesajlarında sert bir ton hissediyordum. Telefon konuşmalarında ise görünmez bir gerginlik… Sanki benimle konuşmuyor da görünmez biriyle kavga ediyordu.
Yine de gittim. Çünkü bazen sezgilerimizle önyargılarımızı karıştırıyoruz. ”Belki yüz yüze farklıdır.” dedim.
Beni işten almaya kendi gelmek istedi. Ben de bunu hoş bir jest olarak gördüm. Zaten plan basitti. İş çıkışı bir kahve içer, sohbet eder, birbirimizi tanımaya çalışırdık. Olursa ne güzel olurdu, olmazsa da birbirimize teşekkür eder ayrılırdık. İlk buluşmaların en güzel tarafı budur bence. Kimse kimseye bir şey borçlu değildir. İki yabancı, aynı masaya sadece birbirini tanımak için oturur. Ama biz o masaya hiç oturamadık.
Daha arabaya biner binmez konuşmanın yönü değişti. Basit sorular savunmaya dönüştü. Merak, sorgulama gibi algılandı. Henüz birbirimiz hakkında hiçbir şey bilmiyorduk ama kendimi bir anda hiç açmadığım bir davanın sanığı gibi hissettim. Oysa ben kimseyi yargılamaya gelmemiştim. O an içimden tek bir cümle geçti. Ben kahve içmeye gidiyorum sanıyordum. Meğer savaş meydanına davet edilmişim.
İnsanlar bazen hayal kırıklığını yanlış anlıyor. Hayal kırıklığı, karşındaki insanın kötü biri olması değildir. Bazen sadece kafandaki ihtimal ile karşındaki insan arasındaki mesafedir. O gün hissettiğim de buydu. Öfkelenmedim, korkmadım, kırılmadım. Sadece şunu düşündüm Karşılıklı zaman kaybetmeyelim.
Çünkü bazı insanlar birbirine iyi gelmez. Bunun için illa bir suçlu aramaya gerek yoktur. Her hikâyenin bir kötü karakteri olmak zorunda değildir. Bazen iki karakter de iyidir. Sadece aynı hikâyenin içinde değillerdir.
Asıl fark ettiğim şey ise insan, kendisiyle yeterince yüzleşmediğinde karşısındaki kişiyi tanımaya çalışmıyor. Onu kendi geçmişinin içine yerleştiriyor. Sana soru soran herkesi yargıç, sınır koyan herkesi düşman, uyuşamadığın herkesi suçlu sanmaya başlıyor.
Oysa ilk buluşmalar mahkeme salonu değildir. Karşındaki kişi eski sevgilin, seni yaralayan veya sana ihanet eden insan değildir. O, sadece yeni tanıştığın biridir. Ve yeni tanıştığın bir insan, geçmişte seni inciten insanların hesabını ödemek zorunda değildir.
Hepimizin bir geçmişi, kırıldığı yerleri, yasları, hayal kırıklıkları var. Bunları taşımak başka şey, onları tanımadığın insanların omuzlarına yüklemek başka…
Belki de yeni insanlarla tanışmadan önce yapılması gereken tek bir şey var: Kendinle tanışmak. Çünkü kendini tanımayan insan bazen öfkesini karakter zannediyor. Savunmasını kişiliği, sertliğini dürüstlüğü… Sonra da karşısına çıkan herkesi aynı hikâyenin içine çekiyor.
Ben artık şunu biliyorum. Herkesin kendi savaşı var. Ama ben, bir başkasının savaşının içinde yer almak zorunda değilim. Ne yargıç olacağım, ne sanık, ne de piyon.
Çünkü bazı savaşlar sana ait değildir. Ve bazen en doğru karar, kazanamayacağın bir savaştan çıkmak değildir. Sana hiç ait olmayan bir savaşa hiç girmemektir.
Dönüp baktığımda hayal kırıklığı hissetmiyorum. Çünkü ortada kaybettiğim bir ilişki yoktu. Sadece ilk izlenimin yarattığı bir ihtimal vardı. O ihtimal de gerçek insanı tanıdıkça kendiliğinden dağıldı. Bazen bir ilk buluşma sana aşkı değil, sınırlarını öğretir. Ve bunun da değeri küçümsenecek bir şey değildir. Şimdi geriye dönüp baktığımda tek düşündüğüm şu:
İyi ki kendimi dinlemişim. İyi ki içimde yükselen o huzursuzluğu susturmamışım. Ve iyi ki o kahveyi hiç içmemişiz.









Yorum bırakın