Bazı sorular vardır, cevapları basit görünür ama insanın içindeki en saklı odalara dokunur. ”Bir çiçek olsaydım ne olurdum?” mesela.
İlk bakışta çocukça bir soru gibi durur. Biraz Instagram filtresi, biraz eski arkadaş defteri, biraz da ”kişilik testi çözelim mi?” enerjisi taşır. Ama insan gerçekten durup düşününce fark eder: Kendini doğrudan anlatmak her zaman kolay değildir.
”Ben kimim?” diye sorsalar, çoğu zaman ya fazla ciddi cevaplar veririz ya da hiçbir şey diyemeyiz. Ama insan bazen kendini bir rengin, bir mevsimin ya da bir şarkının içinde daha kolay bulur. Belki de bu yüzden kendimizi en iyi doğrudan değil, benzetmelerle anlatırız.
Çünkü bazı şeyleri düz cümlelerle söyleyemeyiz. Ama bir çiçek, bir renk, bir şarkı bazen bizim yerimize konuşur.
Ben Bir Çiçek Olsaydım
Ben bir çiçek olsaydım, muhtemelen düz bir papatya olmazdım.
Papatyaları çok severim, yanlış anlaşılmasın. Ama benim içimde o kadar düz, o kadar sade, o kadar ”beni kopar, saçına tak” bir enerji yok. Ben daha çok gece açan bir çiçek olurdum.
Biraz mavi lotus, biraz kırmızı gül, biraz yasemin, biraz da kimsenin adını tam bilmediği, eski bir bahçede kendiliğinden büyümüş mor bir çiçek…
Gündüzleri sakin görünürdüm belki. Ama geceleri kokum değişirdi. İnsan bana bakınca sadece ”ne güzel” demezdi. Biraz dururdu. Belki de şöyle düşünürdü: ”Ben bu çiçeği daha önce rüyamda görmüş olabilir miyim?”
Çünkü bazı çiçekler sadece güzel değildir. Bazıları hatırlatır. Bazıları çağırır. Bazıları da insanın içinde kapalı kalmış bir odayı açar.
Ben Bir Renk Olsaydım
Renk olsaydım kesinlikle derin mürdüm moru olurdum.
Ama öyle katalogdan seçilmiş, düz, parlak bir mor değil. İçinde biraz gece laciverti olacak, biraz vişne çürüğü, biraz siyah, biraz da eski altın yansıması…
Çünkü bazı insanlar pastel değildir. Bazı insanlar neon hiç değildir. Bazı insanlar kadife gibidir. Işığa göre değişir. Yakından bakınca başka, uzaktan bakınca başka görünür.
Mürdüm moru bana hep bunu hissettiriyor: Bir tarafı romantik, bir tarafı yasak; bir tarafı kadınsı, bir tarafı büyülü; bir tarafı yara, bir tarafı ihtişam…
Sanki bir rengin içine hem kalp kırıklığı hem yeniden doğuş sığmış gibi. Belki de bu yüzden mürdüm moru bana sadece bir renk gibi gelmiyor. Daha çok ruh halimin gizli imzası gibi duruyor.
Ben Bir Mevsim Olsaydım
Mevsim olsaydım, ilk aklıma gelen şey sonbahar olurdu belki.
Çünkü sonbaharın o içe dönen, defter açtıran, kahve içirten, camda yağmur izi bırakan tarafını çok seviyorum. Mürdüm tonları, altın ışık, hafif serinlik… Bütün o atmosfer bana çok yakın.
Ama gerçek şu ki, benim en sevdiğim mevsim aslında ilkbahar. Sanırım ben sonbahar gibi hisseden ama ilkbaharı bekleyen biriyim.
İlkbaharı sevmemin sebebi, her şeyin yeniden mümkün görünmesi. Ağaçların bir sabah ansızın çiçeklenmesi, havanın yavaş yavaş yumuşaması, güneşin insanın üstüne ”hadi, bir daha deneyelim” der gibi düşmesi…
İlkbahar bana hep şunu düşündürür: Bir şey bitmiş olabilir. Ama bu, her şeyin bittiği anlamına gelmez.
Toprak aylarca sessiz kalır. Kimse altında ne büyüdüğünü görmez. Sonra bir sabah, minicik bir yerden yeşil çıkar. Bence ben de biraz öyleyim. Bazen fazla düşünceli, fazla duygulu, fazla kendi içine dönmüş görünebilirim. Ama içimde hep yeniden açmak isteyen bir yer var.
O yüzden mevsim olsaydım, belki de ilkbaharın en sonbaharlı hali olurdum. Hafif serin, biraz romantik, biraz yağmur kokulu ama sonunda mutlaka çiçek açan bir ilkbahar.
Ben Bir Şarkı Olsaydım
Şarkı olsaydım muhtemelen sakin başlayıp sonra kalbi yerinden çıkaran bir şarkı olurdum.
Biraz romantik, biraz dramatik, biraz gökyüzüne bakmalı, biraz da ”bu aşk mı, kehanet mi, felaket mi?” dedirten cinsten… Bence ben Florence + The Machine – Cosmic Love olurdum. Çünkü bazı şarkılar dinlenmez, yaşanır.
Cosmic Love bana hep aşkın sadece iki insan arasında geçen bir şey olmadığını düşündürür. Bazen aşk, insanın kendi karanlığına düşen bir yıldız gibidir. Hem aydınlatır hem yakar. Birini seversin ama aslında sadece onu sevmezsin. Onunla birlikte kendi boşluğunu, kendi korkunu, kendi çocukluğunu, kendi kaderini de görürsün. Ve bir anda aşk, basit bir duygu olmaktan çıkar. Bir evren meselesine dönüşür.
Bir de itiraf etmem gereken çok komik ama çok gerçek bir şey var: Küçükken Nick Jonas’ın Introducing Me şarkısını çok severdim. Hani insanın kendini biriyle tanıştırırken bir anda şarkıya bağlayıp bütün küçük tuhaflıklarını, sevdiği şeyleri, sevmediği şeyleri, ”ben buyum işte” der gibi sıraladığı o şarkı.
Ben galiba çocukken bile kendimi öyle tanıtmayı hayal ederdim.
Merhaba, ben buyum. Şunu severim, bunu sevmem.
Biraz garibim, biraz romantik. Bazen fazla düşünürüm. Bazen fazla hissederim.
Ama hepsi benim.
Tabii gerçek hayatta kimseyle tanışırken gitarı alıp ”hi, I’m Burçak and I like…” diye giremiyorsun. Keşke girilseydi, bazı ilişkiler daha ilk dakikadan elenirdi bence.
Ama o şarkının bana güzel gelen tarafı buydu: Kendini anlatmanın ciddi, ağır, CV gibi bir şey olmak zorunda olmaması. Bazen kendini anlatmak, sevdiğin çikolatayı söylemek kadar basit olabilir. Bazen bir rengi seçmek kadar. Bazen de çocukken sevdiğin bir şarkının içinde, hâlâ aynı yerden gülümsemek kadar.
Ben Bir Film Olsaydım
Film olsaydım, sanırım Practical Magic olurdum.
Ama benim versiyonum biraz daha karanlık çekilirdi. Daha mürdüm tonlarında, aha sonbahar ışığında, daha az romantik komedi, daha çok ”aileden gelen eski bir büyü var ve kimse bunu açık açık konuşmuyor” havasında.
Practical Magic’i sevmemin sebebi sadece cadılar değil. Oradaki asıl mesele bence kadınların birbirini tutması, aşkın lanet gibi de gelebilmesi, ailenin hem yara hem sığınak olması, bir kadının kendi gücünden korkup sonra yavaş yavaş onu sahiplenmesi…
Zaten bazı filmler insanın kendine bakma biçimini değiştirir.
”Ben böyle bir karakter olabilirdim” dersin.
”Benim mutfağımda da böyle kavanozlar olmalıydı” dersin.
”Ben de gece yarısı mutfakta dans ederken iyileşebilirdim” dersin.
Belki de bazı filmler, yaşayamadığımız hayatların küçük fragmanlarıdır.
Ben Bir Kitap Olsaydım
Kitap olsaydım Gece Sirki olurdum.
Siyah-beyaz bir dünyanın içinde saklı renkler taşıyan, gece okununca daha iyi çalışan, herkesin aynı şeyi anlamadığı bir kitap. Bazı kitaplar konusu için değil, atmosferi için okunur. İçine girmek için okunur. Kapağını kapattığında bile biraz orada kalırsın. Benim kitap halim de öyle olurdu sanırım.
Biraz büyü, biraz aşk, biraz kader, biraz rekabet, biraz ”bu hikâyenin kuralları bizim dünyaya ait değil’‘ hissi…
Ve belki de en önemlisi: Bir şeyin gerçekten güzel olması için tamamen aydınlık olması gerekmediğini anlatırdı. Çünkü bazı güzellikler karanlıkta daha net görünür.
Kendini Benzetmelerle Tanımak
Bu soruların güzelliği burada aslında.
”Bir çiçek olsaydım?”
”Bir renk olsaydım?”
”Bir şarkı olsaydım?”
”Bir film olsaydım?”
”Bir kitap olsaydım?”
Bunlar sadece oyun gibi görünen sorular değil. Bazen insanın kendine dolaylı yoldan yaklaşma biçimi.
Çünkü ”ben hassasım” demek yetmez. Ama ”ben gece açan bir çiçeğim” dediğinde, o hassasiyetin şekli belirir. ”Ben derinim” demek yetmez. Ama ”ben mürdüm moruyum” dediğinde, o derinliğin rengi olur. ”Ben dönüşüyorum” demek yetmez. Ama ”ben ilkbaharın en sonbaharlı haliyim” dediğinde, o dönüşümün kokusu gelir.
İnsan bazen kendini aynada değil, bir şarkının içinde, bazen bir film karakterinde, bazen bir çiçeğin kokusunda, bazen de bir kitabın altını çizdiği cümlede görür.
Ve bir gün fark eder: Ben tek bir şey değilim.
Ben biraz mavi lotusum; biraz mürdüm moru; biraz ilkbaharın en sonbaharlı hali; biraz Cosmic Love; biraz Practical Magic; biraz Gece Sirki; biraz da çocukken Introducing Me dinleyip kendini şarkıyla tanıtmayı hayal eden kızım. Ve belki de en çok şuyum: Kendini hâlâ yazmakta olan bir kadın.
Peki Sen Ne Olurdun?
Bence herkes kendine bu soruları sormalı.
Ama öyle çok ciddi ciddi değil. Bir oyun oynar gibi. Çocukken arkadaş defterlerine yazı yazar gibi… Biraz gülerek, biraz utanarak, biraz da içinden geçen ilk cevaba güvenerek.
- Bir çiçek olsaydın ne olurdun?
- Bir renk olsaydın?
- Bir mevsim?
- Bir şarkı?
- Bir film?
- Bir kitap?
Ve sonra cevaplarına bak. Belki orada uzun zamandır kendine söylemediğin bir şey vardır. Belki de ruhun, sana kendini anlatmak için yıllardır bir metafor bekliyordur.









Yorum bırakın