Benden Geriye Bir Telefon Kalsa

Bazen çok tuhaf sorular insanın aklına hiç beklemediği bir anda düşüyor. Mesela bir gün ölsem ve benden geriye sadece telefonum kalsa… Onu bulan biri, beni gerçekten tanıyabilir mi?

Şifremi çözse, notlarıma baksa, fotoğraflarım arasında gezinse, ekran görüntülerimi incelese, yarım kalmış yazılarımı, geceleri yazıp göndermediğim mesajları, alışveriş sepetimde unutulmuş şeyleri, kaydettiğim tarifleri, ChatGPT’de arattığım saçma sapan ama o an bana hayati gelen soruları görse… Benden geriye kalan şeylerden bana ulaşabilir mi?

Yoksa karşısına sadece dağınık bir arşiv mi çıkar? Biraz marka stratejisi, biraz aşk acısı, biraz ”bana ne yaşattı şimdi bu?” notu, biraz glutensiz tatlı tarifi, biraz ‘‘erkekler neden böyle?”, biraz ”rüyada aynanın konuşması ne anlama gelir?”, biraz da ”bu cümle daha vurucu nasıl olur?” araması… Yani kısacası, ruhumun Google Drive’ı mı açılır önüne? Bilmiyorum.

Galiba artık insanın ruhu sandıklarda, mektuplarda, eski fotoğraf albümlerinde değil; notlar uygulamasında, ekran görüntülerinde, favorilere alınmış gönderilerde ve gece yarısı yazılıp sabah silinen mesaj taslaklarında saklanıyor. Eskiden birinin iç dünyasını anlamak için çekmecelerine, defterlerine, mektuplarına bakılırdı. Şimdi bir telefonun içine düşsen, insanın hem kalbine hem utancına hem de arama geçmişine aynı anda çarpıyorsun.

Galerisine bakınca da başka bir ben çıkar karşına. Aynı fotoğrafın 27 farklı açısı, ”bunda güzel çıkmış mıyım?” diye yakınlaştırılmış yüzler, atılmaya cesaret edilememiş story’ler, sonra belki lazım olur diye saklanmış ekran görüntüleri, hiçbir zaman yapılmamış tariflerin videoları, bir gün gidilecek diye kaydedilmiş şehirler, bir gün alınacak diye bekleyen elbiseler… İnsan bazen fotoğraf çekmez de, yaşamak istediği ihtimalleri biriktirir sanki.

Bir insanın telefonu, onun dışarıya gösterdiği hayatla içeride yaşadığı hayatın çarpışma alanı. Dışarıdan güçlü görünürsün. Telefonunda ”kendimi neden hep suçlu hissediyorum?” diye bir arama geçmişi vardır.

Toplantıda gayet profesyonel konuşursun. Notlarında ”bu adam bana ne yaptı şimdi?” diye başlayan üç paragraflık bir iç döküş duruyordur. Instagram’da güzel bir story paylaşırsın. Ama o story’nin arkasında, atılıp atılmaması yarım saat düşünülmüş bir kararsızlık, beş kez değiştirilmiş bir yazı ve ”çok mu belli oluyor?” diye büyütülüp incelenmiş bir yüz ifadesi vardır. Birine ”tamam, sorun değil” yazarsın. Ama taslaklarda çoktan bir edebiyat dergisine gönderilebilecek uzunlukta bir kırgınlık metni bekliyordur. Telefon dediğin şey sadece cihaz değil. İnsanın iç odası.

Benim iç odam da muhtemelen biraz dağınık olurdu. Hatta dürüst olayım, onu bulan kişi önce biraz yorulurdu. Çünkü orada sürekli bir şeyler yazılıyor, siliniyor, yeniden yazılıyor. Bir cümle on kere değiştiriliyor. Bir fikir önce ”çok iyi” bulunuyor, sonra ”saçma mı oldu?” diye sorgulanıyor, sonra tekrar seviliyor.

Benim telefonumda büyük ihtimalle çok fazla taslak bulurdu. Yarım kalmış blog yazıları, başlığı bulunmuş ama gövdesi yazılmamış metinler, bir gün hikâyeye dönüşeceği belli olan karanlık sahneler, bir erkeğe gönderilmeyip insanlığa armağan edilmesi daha doğru bulunan mesajlar, marka fikirleri, kampanya notları, alışveriş listeleri, rüya analizleri, kendi kendime yazdığım cümleler…

Beni telefonumdan tanımaya çalışan biri, galiba şunu fark ederdi: Ben hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmayı pek beceremeyen biriyim.

Bir meyve görsem sadece meyve olarak kalmaz. Onun hikâyesi, ambalaj dili, tüketici algısı, raf duruşu, kampanyası, hatta belki romantik bir metaforu olur. Bir ilişki yaşasam sadece ilişki olarak kalmaz. Bir yazı dizisine, bir karakter analizine, bir ”modern flört yalanları” arşivine dönüşür. Bir rüya görsem sadece rüya değildir. İçinden sembol çıkar, mit çıkar, bilinçaltı çıkar, belki yeni bir roman bölümü çıkar. Bir acı yaşasam sadece acı olarak durmaz. Önce beni biraz dağıtır; ben onu anlamaya çalışırım. Sonra ondan bir cümle çıkarırım. Sonra o cümle büyür, bir yazının ortasına yerleşir.

Galiba benim hayatta en iyi yaptığım şeylerden biri bu: Dağıldığım yerlerden anlam toplamak.

Bazen bunun yorucu bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan her şeyi bu kadar hissetmese belki daha kolay yaşar. Bir mesajın noktasını, bir bakışın süresini, bir cümlenin altındaki ikinci anlamı, bir sessizliğin içinde saklanan şeyi bu kadar duymasa belki daha az yorulur.

Ama sonra düşünüyorum; belki de beni ben yapan şey tam olarak bu.

Ben dünyaya sadece bakamıyorum. Gördüğüm şeyin arkasında ne var, onu da merak ediyorum. Birinin söylediği cümleyle yetinemiyorum; söylemediği şeyi de duyuyorum. Bir olayı sadece yaşamıyorum; bende açtığı kapıya da bakıyorum. Bir duyguyu sadece hissetmiyorum; onu kelimeye çevirmeye çalışıyorum. Belki de bu yüzden telefonum biraz kalabalık. Çünkü zihnim de öyle.

İçimde aynı anda birkaç kadın yaşıyor gibi. Biri çok profesyonel. Excel tablosu açıyor, ROAS hesaplıyor, strateji çıkarıyor, ”bu kampanyanın hedef kitlesi kim?” diye soruyor. Biri çok romantik. Bir saç öpüşünden sahne kuruyor, bir bakıştan aşk filmi çıkarıyor, bir mesajın gelme saatini kaderin küçük bir işareti sanabiliyor. Biri çok komik. Acısını bile şakaya vuruyor. ”Tamam, ben bunu yazıya çeviririm” diyerek hayatta kalıyor. Biri çok karanlık. Aynalara, rüyalara, eski yaralara, çocuklukta kalan seslere bakıyor. Biri çok tatlıcı. Her büyük ruhsal kırılmanın ardından çikolata istiyor. Biri de çok yorgun. Ama onu pek kimse görmüyor.

Telefonumu bulan biri belki bu kadınların hepsini görürdü. Belki de en çok buna şaşırırdı. Çünkü dışarıdan bakınca insan tek kişi sanılıyor. Oysa hepimizin içinde farklı zamanlarda uyanan, farklı şeylerden korkan, farklı şeylere inanan, farklı şekillerde seven bir sürü parça var.

Benim içimdeki kadınlardan biri hâlâ masallara inanıyor. Biri hiçbir erkeğe kolay kolay inanmıyor. Biri dünyayı fethetmek istiyor. Biri de bazen sadece yatağa girip hiçbir şey düşünmemek istiyor. Ve hepsi aynı telefonda yaşıyor. Notlarımda, fotoğraflarımda, arama geçmişimde, taslaklarımda, kaydedilmiş gönderilerimde… Bir de silinmiş ama zihnimde hâlâ duran mesajlarda.

Bir gün benden geriye sadece telefonum kalsa, beni bulan kişiye şunu söylemek isterdim: Lütfen beni sadece yazdıklarımdan ibaret sanma. Çünkü bazı şeyleri yazdım, bazılarını yazamadım. Bazılarını çok süsledim, bazılarını sakladım. Bazılarına güldüm, bazılarına hâlâ dokunamadım.

Ama yine de eğer dikkatli bakarsan, orada beni bulabilirsin. Çünkü ben en çok kelimelerin arasına saklandım.

Bir cümleyi düzeltirken, bir başlığı değiştirirken, bir karaktere kendi korkumu verirken, bir yazının ortasına kendi kalbimi yanlışlıkla bırakırken… Ben galiba hayatımı hep kurgusu tamamlanmamış bir film gibi taşıdım.

Bazı bölümleri çok iyi yazılmıştı, bazı yerlerde kurgu dağıldı. Bazı karakterler gereğinden fazla kaldı. Bazı sahneler çok erken bitti. Bazı cümleleri keşke hiç kurmasaydım. Bazılarını ise hâlâ içimden tekrar ediyorum. Ama bütün eksiklerine rağmen, benim hikâyemin dili güzeldi.

Çünkü ben karanlıkta bile bir metafor aradım. Kırıldığımda bile bir cümle buldum, korktuğumda bile bir sembol seçtim, sevildiğimde çiçeklendim, sevilmediğimde yazdım.

Ve belki de en çok bu yüzden, beni telefonumdan tanımaya çalışan biri şunu anlardı: Ben yaşadığım her şeyi anlamlandırmaya çalışan bir kadındım.

Bazen fazla düşündüm, bazen fazla sevdim, bazen fazla bekledim, bazen kendime fazla yüklendim, bazen bir insanın bana söylediği tek cümleyi alıp içimde koca bir mahkemeye çevirdim. Ama bütün bunların arasında üretmeye devam ettim.

Yazdım, planladım, hayal kurdum. Kendimi onarmaya çalıştım. Kendi içimdeki karanlığa isim verdim, kendi içimdeki ışığı da kaybetmemeye çalıştım.

Eğer bu telefonu bulan kişi bana dair tek bir cümle kuracak olsaydı, sanırım şöyle derdi: ”Bu kadın, kendi hayatını henüz tamamlanmamış bir roman gibi taşıyordu.”

Evet, galiba tam olarak buydu. Ben bitmiş, çözülmüş, her şeyi yerli yerine oturmuş biri değildim. Ben taslakları olan bir kadındım. Yarım kalmış cümleleri, silinmiş mesajları, fazla büyümüş hayalleri, kendine bile itiraf etmekte zorlandığı arzuları olan bir kadın. Ama aynı zamanda kalemi hâlâ çalışan bir kadındım.

Ve bence bir insandan geriye kalabilecek en güzel şeylerden biri de bu: Tamamlanmamış olsa bile, hâlâ anlatılmaya değer bir hikâye bırakmak…

Yorum bırakın

Bir cümle geliyor, bir anı yerine oturuyor,
bir kırık biraz daha anlam kazanıyor.

Instagram Notları