Modern flört yalanları serisinin ilk yazısında ”Bir Anda Sorumluluk Gibi Hissettirdi” cümlesini masaya yatırmıştık. Hani şu, bir erkeğin önce hayatına girip sonra kendi varlığının ağırlığından korkmuş gibi davranması meselesi… Eğer onu okumadıysan önce buradan başlayabilirsin.
Bu seri, erkeklerin ilişki sorumluluğundan kaçarken kurduğu yaratıcı cümleleri kültürel miras gibi incelemeye kararlı. Bugünkü bahanemiz ise modern flört piyasasının en kullanışlı, en esnek ve en az denetlenebilir cümlelerinden biri: ”Yoğunum bu ara.”
İlk duyduğunda çok masum gelir. Hatta öyle masum gelir ki insan kendini bir anda anlayışlı kadınlar kulübünün dönem başkanı gibi hisseder.
Tabii canım, işlerin yoğundur.
Olur öyle, herkesin hayatı var.
Ben de zaten baskı kuran biri değilim.
Zaten ben de çok meşgulüm.
Sonra bir bakarsın, sen anlayış gösterirken adam story izliyor. Sen ”yoğundur” diye düşünürken, o saat 02.14’te çevrimiçi. Sen ”hayatında zor bir dönemden geçiyor olabilir” diye içsel TED konuşması yaparken, o başka birinin fotoğrafına yangın emojisi bırakıyor. Ve işte modern flörtün en ekonomik yalanlarından biri sahneye çıkmış oluyor.
Bu bahane o kadar kullanışlıdır ki hem açıklama gibi durur hem de hiçbir şey açıklamaz. Hem suçluluk yaratmaz hem de sorumluluk almaz. Hem kapıyı kapatmaz hem de içeri girmez. Duygusal anlamda IKEA sehpası gibidir; parçası çoktur ama ortaya çıkan şey yine de sallanır.
Çünkü ”yoğunum” bazen gerçekten yoğunum demektir. Buna kimsenin itirazı yok. Hepimizin bir hayatı var. İş, aile, faturalar, ruhsal çöküş… Hatta Merkür retrosu bile var, bazen sadece tavana bakıp varoluşsal kriz geçirmek var. İnsan her an flört edecek enerjiye sahip olmayabilir. Bunu anlarız. Ama bazı ”yoğunum”lar vardır ki takvim yoğunluğu değil, niyet fakirliğidir.
Adam sana yazmaya yoğun değildir ama seni tamamen kaybetmeye de hazır değildir. Gelmeye yoğun, gitmeye üşengeçtir. Net olmaya yoğun, yoklamaya müsaittir. Sana zaman ayırmaya yoğun, seni arada bir hatırlatıcı gibi dürtmeye oldukça uygundur.
Bazı erkekler o kadar yoğundur ki sadece seni unutmaman gereken aralıklarla hatırlayabilir. Takvim bildirimli flört gibi.
Bir bakarsın üç gün yok. Sonra bir ”N’aber?”
Beş gün yok. Sonra bir ”Kayboldun.”
İki hafta yok. Sonra bir story’e cevap: ”Burası neresi?”
Aylar sonra bir ”Aklıma geldin.”
Canım, aklına geldiysem keşke orada biraz misafir etseydin. Çünkü senin aklın da Airbnb gibi olmuş; herkes kısa süreli kalıyor, kimse yerleşmiyor.
Bu tip flörtlerin en yorucu tarafı tamamen gitmemeleridir. Çünkü tamamen gitse, yasını tutarsın. Kızarsın, üzülürsün, arkadaşlarına anlatırsın, üç kahve içersin, bir gece fazla dramatik şarkılar dinlersin, sonra yavaş yavaş kendine dönersin.
Ama ara ara gelen insan, kayıp gibi de değildir, varlık gibi de değildir. Hayatının ortasında ”yükleniyor” ekranı gibi durur. Ne açılır, ne kapanır. Ne gelir, ne gider. Ne sever, ne bırakır. Sadece arada bir titreşim gönderir.
Düşük eforlu varlık dediğimiz şey tam olarak budur. Tamamen yok olmaz çünkü yok olursa sen özgürleşirsin. Gerçekten gelmez çünkü gelirse sorumluluk gerekir. Bu yüzden en güvenli yerde durur: kapının eşiğinde. İçeri girmeden, dışarı çıkmadan. Ayakkabısıyla duygusal halının üstünde bekler. Ve sen bir süre sonra kendini bekleme modunda bulursun.
Kadınların en büyük lanetlerinden biri, bazen karşı tarafın ilgisizliğine bile karakter derinliği yazabilmesidir. Adam basitçe yazmıyordur; biz orada çocukluk travması, bağlanma stili, iş yoğunluğu, içsel çatışma, Satürn transiti ve baba yarası ararız. Halbuki bazen cevap çok daha sadedir: Yoğun değil. Seni hayatında net bir yere koyacak kadar istekli değil.
Bu cümle ilk duyulduğunda acımasız gelebilir ama aslında özgürleştiricidir. Çünkü belirsizlik insanı gerçeklerden daha çok yorar. Birinin seni sevmediğini anlamak acıdır; ama birinin seni sevip sevmediğini anlamaya çalışmak insanın sinir sistemini küçük küçük kemirir.
Ara ara gelen mesajların en büyük zararı da budur. Duygusal düzenini bozar. Sen tam toparlanırken gelir. Tam ”Tamam, bu iş olmayacak” derken bir ”Nasılsın?” düşer. Tam kendini geri çekmişken story’ne cevap verir. Tam kalbini masadan kaldırmışken gelip çatal bıçak düzenini bozar. Ve sen tekrar düşünmeye başlarsın.
Acaba özledi mi?
Acaba fark etti mi?
Acaba bu sefer farklı mı?
Acaba gerçekten yoğundu da şimdi mi rahatladı?
Modern flörtte ”acaba” kelimesi çoğu zaman duygusal kumardır. Ve biz kadınlar bazen kalbimizi rulet masasına koyup ”bu sefer kırmızı gelir” diye bekliyoruz. Oysa masa aynı masa, krupiye aynı krupiye, kaybeden yine sinir sistemimiz.
Bir insanın yoğun olması sorun değildir. Sorun, yoğunluğun sürekli olarak senin payına düşmesidir. Herkesin işi olabilir ama kimse aylarca ”netlik” yazamayacak kadar meşgul değildir. İnsan gerçekten isterse mükemmel mesaj yazmak zorunda da değildir. Roman yazmasına gerek yok. ”Bu ara kafam dolu ama seni önemsiyorum, kaybolmak istemiyorum” demek yaklaşık on iki saniye sürer. Hatta hızlı yazıyorsa sekiz.
Ama bazıları bunu söylemez. Çünkü söylemek bir yer açmak demektir. Yer açmak da sorumluluk getirir. O ise senden hoşlanıyor olabilir ama sana yer açacak kadar değil. Seni merak ediyor olabilir ama hayatına dahil edecek kadar değil. Seni kaybetmek istemiyor olabilir ama kazanmak için de zahmete girmek istemiyordur.
Böyle insanlar seni sevmez demiyorum. Belki kendi kapasitesince sever. Ama bazı insanların kapasitesi bir ilişki değil, sadece bildirim üretir. Sana aşk vermez, dopamin verir. Güven vermez, ihtimal verir. İstikrar vermez, arada bir ”acaba” verir.
Çünkü net bir ”hayır” seni kapatır. Net bir ”evet” seni rahatlatır. Ama belirsiz bir ”belki” seni orada tutar. Umutla gurur arasında, merakla öfke arasında, ”yazsa cevap verir miyim?’‘ ile ”yazarsa ağzının payını veririm” arasında küçük bir ruhsal lunapark kurarsın.
Tabii yazınca da genelde ağzının payını vermeyiz. ”İyiyim sen?” yazarız. Kadınlık tarihinin en büyük diplomatik yalanlarından biri: ”İyiyim sen?”
O ”iyiyim”in içinde üç arkadaş analizi, iki tarot açılımı, bir gece uykusuzluğu, dört ekran görüntüsü ve bastırılmış bir ”sen ne istiyorsun benden?” vardır.
Çünkü biz de çoğu zaman oyunun kurallarını bozmak istemeyiz. Fazla ilgili görünmeyelim, fazla kırılmış görünmeyelim, fazla beklemiş görünmeyelim. Oysa bazen insanın en büyük özgürlüğü ”Ben burada bekletilmek istemiyorum” diyebilmesidir.
Beklemek romantik bir şey değildir. Özellikle biri seni bilerek belirsizlikte tutuyorsa hiç değildir. Beklemek bazen sadakat değil, kendini ertelemektir. Birinin hayatında yerin olup olmadığını anlamak için aylarca kapı önünde bekliyorsan, sorun senin sabrın değil, onun kapıyı açmamasıdır.
Çünkü seven insan yoğun olabilir ama seni tamamen karanlıkta bırakmaz.
İsteyen insan geç dönebilir ama yokmuşsun gibi davranmaz.
Hayatı karışık olan insan bile, niyeti temizse bunu bir şekilde belli eder.
İlgi dediğin şey her dakika mesajlaşmak değildir. Zaten kimsenin ”günaydın, kahvaltıda ne yedin, şu an ne düşünüyorsun, bana üç kelimeyle ruh halini anlat” sorgu odasına ihtiyacı yok. Ama ilgi, varlığının hissedilmesidir. İnsan meşgulken bile birinin hayatında yerin olduğunu hissedebilirsin. Bazen bir cümle yeter. Bazen bir açıklama. Bazen ”Bugün çok yoğunum ama aklımdasın” demek bile bir kalbi bekleme salonundan çıkarır.
Ama eğer biri sadece kendi canı sıkıldığında geliyorsa, bu ilgi değil, duygusal atıştırmalıktır. Ana öğün değilsindir; gece yarısı dolaptan alınan kaşar peyniri gibisindir. Açlığı bastırır, hayat planına dahil edilmezsin. Ve biz artık kimsenin duygusal buzdolabında bekleyen seçenek olmak zorunda değiliz.
Birinin yoğunluğu senin değersizliğin değildir. Ama onun yoğunluğunu sürekli senin anlayışın taşıyorsa, orada bir dengesizlik vardır. İlişki dediğin şey iki kişinin de insan olduğu bir yerdir. Sadece bir tarafın işi, yorgunluğu, travması, yoğunluğu, kafa karışıklığı, eski ilişkisi, bağlanma problemi, ruh hali, gezegen hareketleri önemliyse; diğer taraf insan değil, müşteri hizmetleri temsilcisi olmuştur. Sonra bir gün fark edersin: Adamın yoğunluğu bitmemiştir ama senin hevesin bitmiştir.
Ve bence kadınların hayatındaki en güzel kırılma anlarından biri budur. Artık açıklama aramadığın an. Artık ”neden böyle yaptı?” diye düşünmediğin an. Artık onun davranışını çözmeye çalışmak yerine, sende ne hissettirdiğine baktığın an.
Çünkü bazen mesele onun neden yazmadığı değildir. Mesele, senin neden hâlâ beklediğindir. Bu cümle biraz kalbe batabilir, biliyorum. Ama bazen kalbe batan şey hançer değil, hakikattir. Ve hakikat, doğru yerden batarsa insanı öldürmez; uyandırır.
”Yoğunum bu ara” diyen birine kızmak zorunda değilsin. Belki gerçekten yoğundur. Belki gerçekten hazır değildir. Belki gerçekten kapasitesi yoktur. Ama sen de kendi hayatının kenarında onun müsait olmasını beklemek zorunda değilsin. Birinin kapasitesizliği senin kaderin olmak zorunda değil.
Çünkü aşk, sürekli anlayış göstermek değildir. Aşk, kendini açıklama hakkı bulabildiğin yerdir. Aşk, birinin yoğun hayatında kırıntı olmak değil; yoğun hayatına rağmen seçildiğini hissedebilmektir.
Ve sen birinin öz güven şarj aleti değilsin. Eğer biri hayatında varsa, varlığı belli olur. Yoksa da yokluğu. Ama hem yok olup hem varmış gibi davranan insanlar, insanın iç ritmini bozar. Kalp dediğin şey zaten hassas bir organ; bir de üzerine ”ara ara gelen bildirim” koyunca iyice modem gibi yanıp sönmeye başlıyor.
Bu yüzden bazen en sağlıklı cevap, uzun uzun açıklama yapmak değildir. Bazen cevap vermemektir. Bazen kısa kesmektir. Bazen ”Anladım” deyip gerçekten anlamaktır. Bazen de içinden şunu söylemektir: ”Ben kimsenin boşluklarında dolgu malzemesi olmayacağım.”
Çünkü sen birinin yoğun günlerinin arasında sıkıştıracağı küçük bir mola değilsin. Sen ”canı sıkılınca bakılacak” bir uygulama değilsin. Sen arada bir yoklanacak bir ihtimal değilsin. Sen birinin hayatına gerçekten dahil olmayı hak eden, görülmeyi hak eden, netliği hak eden bir insansın.
Sonuç olarak ”Yoğunum bu ara” cümlesini duyduğumuzda hemen dramatik kemanları başlatmayalım. İnsan gerçekten yoğun olabilir. Ama yoğunluk, süreklilik kazandığında ve sadece senin payına düştüğünde, artık bahane olmaktan çıkar; ilişki modeline dönüşür.
Sen de o modelin içinde bekleyen kadın olmak zorunda değilsin. Çünkü ara ara gelen biri, çoğu zaman hiç gelmemiş sayılır. Ve bazen en büyük özgürlük, kapıyı çalanı değil; kapıda bekleyeni fark etmektir. Söylediklerini değil, neden söylediğini anladığında; oyun değişir.









Yorum bırakın