Geçen hafta bir müşteri bana hayal kırıklığına uğradığını söyledi.
Aslında dünyanın en normal cümlelerinden biri. Kurumsal hayatın içinde her gün duyabileceğiniz türden bir geri bildirim. Ne içinde hakaret vardı, ne öfke, ne de suçlama. Sadece bir cümle:
”Hayal kırıklığına uğradım.”
Ve ben gidip tuvalette ağladım… Öyle gözlerin hafifçe dolduğu, birkaç damla yaşın süzüldüğü türden bir ağlama da değil; hıçkıra hıçkıra, nefesimi toparlayamayacak kadar…
Bir anda, biri gelip yıllardır üstünü örttüğüm bir yaranın tam üzerine dokunmuş gibi hissettim.
İşin tuhafı, neden bu kadar etkilendiğimi ilk anda ben de anlayamadım. Çünkü ortada felaket sayılabilecek bir durum yoktu. Kimse ölmemişti, işimi kaybetmemiştim, hayatım altüst olmamıştı.
Sadece bir müşteri hayal kırıklığına uğradığını söylemişti.
Ama belli ki içimde bir yer, duyduğu şeyi bundan çok daha büyük bir şey olarak algılamıştı. Çünkü bazen beden bir şeyi akıldan önce fark ediyor. Hatta bazen aklın yıllar sonra anladığını, beden o anda biliyor.
O akşam annemle konuşurken neye ağladığımı anladım. Meğer ben müşteriye ağlamıyormuşum. Bir kelimeye ağlıyormuşum: Hayal kırıklığı.
Bazı kelimeler vardır; sadece bir anlam taşımazlar. İçlerinde anılar, duygular ve yıllardır taşınan hikâyeler saklarlar. Dışarıdan bakınca birkaç harften ibarettirler. Ama insanın içinde bazen bir ömür yaşarlar. Hayal kırıklığı da benim için öyle bir kelimeymiş.
Çünkü yıllar önce, hayatımın en zor dönemlerinden birinde, narkozdan çıkarken anneme dönüp ağlayarak: ”Anne, seni hayal kırıklığına uğrattım.” demişim.
Ben unutmuşum, annem unutmamış. Gerçi anneler bazı şeyleri unutmaz zaten. İnsan kendi hayatındaki bazı sahnelerin üzerini örtüyor. Zaman geçtikçe silindiğini sanıyor. Ama anneler onları bir köşede saklıyor. Yıllar sonra da çıkarıp önüne koyuyorlar. ”Bak, burada hâlâ canı yanan bir yer var.” der gibi.
Annem o gece bunu hatırlattığında içimde bir şey, yerinden oynadı. Çünkü fark ettim ki; ben hayatımın büyük bir kısmını insanları hayal kırıklığına uğratmamaya çalışarak geçirmiştim.
Belki de bu yüzden insanları kırmamak için kendimi fazla yoruyordum. Bu yüzden uzun uzun açıklamalar yapıyor, hayır demekte zorlanıyor, biri bana kırıldığında günlerce kendimi sorguluyordum. Bir ilişki bittiğinde suçlu taraf benmişim gibi hissediyor, bir arkadaşım üzüldüğünde onun yükünü omuzlarıma alıyordum. İş yerinde herkes memnun, herkes mutlu olsun; kimsenin gönlü kalmasın diye görünenden çok daha fazla çabalıyordum.
Çünkü içimde görünmez bir mahkeme vardı. Ve o mahkeme durmadan aynı kararı veriyordu: Kimseyi üzme, kimseyi hayal kırıklığına uğratma, hata yapma, eksik kalma, yanlış yapma, kendinden önce herkesi düşün…
Bir süre sonra insan fark ediyor; bu kurallarla yaşamak güvenli gibi görünse de aslında çok yorucu. Çünkü hayatın içinde hata yapmak da var, birilerini istemeden üzmek de, herkesin beklentisini karşılayamamak da. Ama içindeki o ses yıllarca bunların hiçbirine izin vermiyor.
İnsanın kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının duygularını yönetmeye çalışması gibi bir şey bu. Çünkü bir noktadan sonra iyi biri olmaya çalışmıyorsunuz. Sanki eski bir borcu ödüyormuş gibi yaşamaya başlıyorsunuz. Ben, bunu çok geç fark ettim.
Bazı kadınlar güçlü görünür. Bazıları neşeli, bazıları başarılı… Bazı kadınlar ise sürekli özür diliyormuş gibi yaşar. Ben galiba onlardan biriydim. Yüksek sesle ya da kimsenin duyacağı şekilde değil. Daha sessiz, daha görünmez bir yerden…
Fazla yer kaplamamaya çalışarak, kimseye yük olmamaya çalışarak, ihtiyaçlarını erteleyerek, herkesi anlayarak, herkese hak vererek ve çoğu zaman kendini listenin en sonuna yazarak… Çünkü herkese şefkat gösterebiliyordum. Bir tek kendime gösteremiyordum.
O akşam annem bana öyle bir şey söyledi ki, hayatım boyunca unutacağımı sanmıyorum. Dedi ki:
”Ben senin hep alttan alan hâllerinde hep bu mahcubiyeti gördüm.”
İnsan bazen kendini, annesinin gördüğü kadar net göremiyor. Sonra devam etti:
”Sen kimseye borçlu değilsin. Aksine insanlar sana bir yaşam borçlu…”
O cümleyi duyduğum an içimde bir şey çözüldü. Çünkü ilk kez biri bana, yıllardır sırtımda taşıdığım görünmez yükü bırakabileceğimi söylüyordu. Sanki yıllardır herkese bir şey borçluymuşum gibi yaşamıştım. Geçmişe, insanlara, yaptığım hatalara, yaşadığım acılara, hatta bazen sadece hayatta kalmış olmama bile…
Oysa annemin söylediği şey çok basitti: Kimseye borçlu değildim. Kendimi sürekli telafi etmek zorunda değildim. Ve belki de ilk kez, bunu duyduğumda içimdeki küçük kız bana inanmak istedi. Sonra annem bana baktı ve şöyle dedi:
“Seni affettim. Hakkım sana helal.”
İşin tuhaf tarafı şu: Ben affedilmeyi beklediğimi bile bilmiyordum. Ama bazı yaralar böyle çalışıyor sanırım. Üzerlerini kapatıyorsun; geçtiğini sanıyorsun. Hayatına devam ediyorsun. İşe gidiyorsun, aşık oluyorsun, kalbin kırılıyor, başarılar kazanıyorsun, krediler ödüyorsun, market alışverişi yapıyorsun, kahve içiyorsun, gülüyorsun… Hayat bir şekilde devam ediyor.
Ama aslında yaranın içinden değil, etrafından geçerek yaşıyorsun. Sonra bir gün biri geliyor. Bir müşteri, bir sevgili, bir dost ya da hiç tanımadığın biri oluyor. Tek bir cümle söylüyor. Ve sen, yıllardır geçtiğini sandığın şeyin aslında hâlâ orada durduğunu fark ediyorsun.
Belki de iyileşmek biraz buna benziyor. Yarayı yok etmek değil. Onu ilk kez olduğu gibi görmek, üzerine eğilmek, adını koymak ve ondan kaçmayı bırakmak…
Ben geçen hafta şunu fark ettim: Beni ağlatan şey bir müşterinin hayal kırıklığı değildi.
Beni ağlatan şey, yıllardır içimde taşıdığım bir korkunun yeniden karşıma çıkmasıydı.
Birilerini üzmekten, beklentileri karşılayamamaktan, hata yapmaktan, insanların gözünde değer kaybetmekten korkuyordum. Belki de en çok, sevdiğim insanların gözünde hayal kırıklığı olmaktan…
Oysa insan büyüdükçe şunu öğreniyor: Kimseyi hiç hayal kırıklığına uğratmadan yaşamak mümkün değil. Bazen geç kalacağız, bazen yanlış karar vereceğiz, bazen birilerini üzeceğiz. Bazen elimizden gelenin en iyisini yaptığımız hâlde birileri yine de kırılacak. Ve bunların hiçbiri bizi kötü biri yapmayacak.
Annem o gece bana, yıllardır ihtiyacım olduğunu bilmediğim bir şeyi verdi: Bir izin… Kendime karşı biraz daha yumuşak olma izni, sürekli telafi etmeye çalışmadan yaşama izni, hata yapma izni, insan olma izni…
Belki de bu yüzden o konuşmadan sonra ilk kez biraz hafifledim. Çünkü bazı yükler sırtımızdan değil, kalbimizden iner. Ve bazı cümleler vardır; yıllarca taşıdığın bir hikâyeyi tek seferde değiştirebilir. Benim için o cümle şuydu:
”Sen kimseye borçlu değilsin.”
Sanırım bundan sonra bunu hatırlamaya çalışacağım. Özellikle de içimdeki o küçük kız yine korkup özür dilemeye hazırlandığında… Ona dönüp şunu söylemek için:
”Tamam Burçak. Artık özür dilemene gerek yok.”










Yorum bırakın