Kendime İyi Bakmayı da Yapılacaklar Listesine Ekledim

Bir ara kendime iyi bakmak için de ayrı bir takvim gerekecek sandım. Sabah erken kalk, suyunu iç, birkaç sayfa yaz, hareket et, biraz sessiz kal, telefonuna hemen bakma, akşam da ekranı erken kapat, arada çalış, insanlarla görüş, evi toparla, mesajlara dön. Yeterince uyu ama hayatı da kaçırma.

İnsan bütün bunları yan yana koyunca kendisinin hem çalışanı hem yöneticisi oluyor. Üstelik yönetici biraz hevesli. Sürekli yeni bir uygulama başlatmak istiyor.

Benim de heveslerim bol. Bir şey öğrenmek, bir yere gitmek, bedenimin daha önce yapmadığı bir hareketi denemek istiyorum. Tiyatro var, pole dans var, yazmak var. Bazen haftama bakıp bütün bunlara yetişecek kişinin ben olduğumu sonradan fark ediyorum.

Ama günün içine yerleşmiş küçük alışkanlıklarım da var. Yaparken pek düşünmediğim, olmayınca telafi etmeye çalışmadığım şeyler. Bir yerden sonra sevmeye başlamışım; onlar da kalmış.

Sabahları mesela, kahve yerine ballı ılık su içiyorum. Bununla ilgili uzun bir açıklamam yok. Sabahın o ilk dakikalarında hoşuma gidiyor. Bardağı tutmak, suyun biraz soğumasını beklemek, henüz kimseyle konuşmadan mutfakta oyalanmak… Gün birazdan hızlanacak zaten. Mesaj gelecek, bir şey sorulacak, bir yerde mutlaka bir şey yetişecek. Ben o sırada hâlâ balı karıştırıyor olmayı seviyorum.

Her sabah huzur içinde pencereye baktığım düşünülmesin. Bazen ne giyeceğimi düşünüyorum. Bazen geç kaldığımı biliyorum ama buna rağmen mutfakta gereksiz bir çekmeceyi açıyorum. Sabah mahmurluğunun kendine göre kararları var.

Bir de sabah sayfalarım var. Adı çok düzenli bir insan alışkanlığı gibi duruyor. İçeriği her zaman öyle değil. Bazen aynı meseleye yeniden söyleniyorum. Bazen yapacaklarımı yazarken kendimi buluyorum. Bazen de yazacak hiçbir şeyim olmadığını yazıp devam ediyorum.

Kâğıdın benden ilginç olmamı beklememesi güzel. Anlattığım şeyi toparlamak, karşımdakini sıkmamak, bir sonuca bağlamak zorunda değilim. Bir konu hakkında üç gün üst üste aynı şeyi düşünebiliyorum. Defter, “Bunu konuşmuştuk Burçak,” demiyor.

Yazdıktan sonra her şey çözülmüyor elbette. Ama bazen kafamın içinde büyük bir kalabalık gibi duran şeylerin sayfada birkaç cümle tuttuğunu görüyorum. O kadarı da yetiyor.

Ofiste gün başka türlü akıyor. Bir işe başlayıp başka bir şeyi cevaplarken ilk işin neresinde kaldığını unutabildiğin o tanıdık hız… Öyle zamanlarda bir kahve daha içmek çok kolay. Ben bazen mate tercih ediyorum. Hazırlamak için kalkıyorum, masadan uzaklaşıyorum, dönüp içeceğimi bir yere koyuyorum. Küçük bir ara olmuş oluyor.

Bazen de yoğunluğun ortasında ORB Florida Water’ı alıp sağa sola sıkıyorum. Dışarıdan nasıl göründüğünü tahmin edebiliyorum. İşler birikmiş, herkes bir şey yetiştiriyor, ben ortamı kokulandırıyorum. İnsanlığın bütün sorunlarına çözüm getiremiyorum ama bulunduğum yer biraz güzel kokabilir bence.

Kokunun böyle tuhaf bir yakınlığı var. Bir anda fark ediyorsun. Az önce yalnızca ekrana bakarken şimdi odanın içinde olduğunu da hatırlıyorsun. Sandalye var, pencere var, omuzların var. Onları sabahtan beri kulaklarının yanında tutmuşsun mesela. Biraz indirebilirsin.

Jüpiter yağını göbeğime damlattığım da oluyor. O küçücük hareket için işin arasına birkaç saniye giriyor. Elim kendime değiyor, kokuyu duyuyorum, sonra devam ediyorum. Bazen kendime ayırdığım zaman gerçekten bu kadar. Koca bir akşamı boşaltmam gerekmiyor.

Eskiden “ritüel” deyince daha özenli bir hazırlık gelirdi aklıma. Mumlar, sessizlik, kimsenin bölmediği bir oda… Benim hayatımda bazen arkadan telefon çalıyor. Bazen biri tam o sırada bir şey soruyor. Mum yakılacaksa önce çakmağın nerede olduğunu bulmak gerekiyor. Onun için de ayrı bir içsel yolculuk lazım.

Bu yüzden galiba benim ritüellerim biraz yolda oluşuyor. Pole dansa giderken sevdiğim kafeciden kahve almak gibi. Sabah başka bir içecekle başlamış olmam, günün ilerleyen saatlerinde o kahveyi istememe engel değil. Çünkü onu da seviyorum. Kafeye uğramayı, tanıdık bir yerden bir şey almayı, elimde bardakla derse doğru yürümeyi seviyorum. Kahve de dersin bir parçası olmuş gibi. Daha salona varmadan keyfim başlıyor.

Sonra derste bedenimle birtakım anlaşmazlıklar yaşayabiliyoruz. Hoca bir hareketin mümkün olduğunu düşünüyor, bense bu konuda ona direnç gösteriyorum. Kahvenin burada yapabileceği bir şey yok. Hatta bazen kaçmama bile yardımcı olabiliyor bir kahve içme molası diyerek.

Tiyatroya giderken de bazen normalde dinlemediğim müzikleri açıyorum. Hep aynı şarkılarla dolaşınca insanın düşünceleri de aynı yerlerden geçiyor sanki. Başka bir ses duyunca yürüyüşüm bile değişiyor. Nereden çıktığını bilmediğim bir şarkıyla, her gün gördüğüm bir sokakta biraz daha oyalanıyorum.

Vaktim varsa yolu uzatıyorum. Sırf o sokaktan da geçmek istediğim için. Bir binanın balkonuna bakıyorum, bir dükkânın önünde yavaşlıyorum. Bir yere yetişmek üzere evden çıkmışken araya böyle amaçsız birkaç dakika sıkıştırmak hoşuma gidiyor.

Her yürüyüşün adım sayısına, her boşluğun bir podcast’e ihtiyacı yok. Bazen kulaklıkta ne çaldığını bile sonradan hatırlamıyorum. Ama yürüdüğüm kısmı sevmiş oluyorum.

Böyle düşününce insanın aklına başka küçük şeyler de geliyor. Akşam eve geldiğinde hemen büyük ışığı açmadan, loş bir lambayla biraz oturmak mesela. Çantayı bıraktığın yerde bırakıp sevdiğin bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek. Duştan sonra krem sürerken acele etmemek. Hafta sonu kahvaltıyı, kimse gelmeyecek olsa da sevdiğin tabakta hazırlamak. Çiçek alırken ne kadar dayanacağını hesaplamadan önce hangisine bakmak istediğini fark etmek.

Bunların bazılarını yapıyorum, bazılarını yaptıkça hayatıma alabilirim. Hepsini birden düşününce yine bir liste çıkıyor gerçi. Başlıkta kendimi ele vermiş olabilirim.

Ama yapmadığım günler suçluluk hissetmiyorum.

Sabah sayfaları bazen kapalı kalıyor. Bazen evden aceleyle çıkıyorum. Bazen kahve için duracak vaktim olmuyor, bazen de hiç canım istemiyor. O günün içinden başka türlü geçiyorum. Ertesi gün iki katını yaparak açığı kapatmam gerekmiyor.

Sanırım bunları sevmemi sağlayan da bu. Benden devamlılık sözü almıyorlar. Kendime iyi baktığımı kanıtlamak için her sabah aynı saatte aynı şeyi yapmam gerekmiyor. Bir süre sonra yeniden elim gidiyor zaten. Deftere, bardağa, sevdiğim kokunun şişesine…

İyi gelmenin bazen bu kadar sıradan olmasına alışmaya çalışıyorum. İnsan büyük bir değişiklik bekleyince küçük keyifleri kolayca atlıyor. Bir şeyin hayatını değiştirmesi, seni iyileştirmesi, sana yepyeni bir bakış açısı kazandırması gerekiyor sanki. Oysa bazı şeyler yalnızca salı gününün güzel bir on dakikası oluyor.

Ben o on dakikayı da istiyorum. Günün tamamı güzel geçmese bile sevdiğim kafeye uğramış olmayı istiyorum. Ofiste zor bir anın ardından hoşuma giden bir koku duymayı, tiyatroya giderken bilmediğim bir şarkıya rastlamayı istiyorum. Bunları anlatırken her birine çok büyük anlamlar yüklemek de istemiyorum. Bir kısmını yalnızca sevdiğim için yapıyorum. Bu gerekçe bana gittikçe daha yeterli geliyor.

Kendime iyi bakmayı yapılacaklar listesine ekledim mi, emin değilim şimdi. Listelerimde genellikle bir sonraki işe geçmek için üzerini çizdiğim şeyler var. Bunlarda biraz oyalanıyorum. Kahveyi alıp hemen bitirmek istemiyorum mesela. Sevdiğim şarkı çalıyorsa yol biraz daha sürsün istiyorum.

Galiba bunun için tiyatroya giderken bazen uzun yoldan yürüyorum. Kestirmeyi biliyorum. O gün canım öbür sokaktan gitmek istiyor.

Bir Cevap Yazın

Bir cümle geliyor, bir anı yerine oturuyor,
bir kırık biraz daha anlam kazanıyor.

Instagram Notları